Bir insana, başka hiçbir şey yapmasanız bile, içten bir ilgi göstererek dinlerseniz, o insanı yarı yarıya iyileştirirsiniz. Çünkü bu dünyada hepimiz işitilmek isteriz. Varlığımızın onaylanmasını isteriz. Tek başına hayatın dertlerine, tasalarını, sıkıntılarına, sorunlarına katlanmamız çok zordur. Bir başkasına sesimi duyurmam demek, onun beni anlaması ihtimali demektir. Onun beni anlaması demek, bu dünyada onaylanmam demektir. Onaylanmam demek, geçmiş hayatımı büsbütün yanlış yaşamadığımı, bütün sorunların benden kaynaklanmadığını, benim de hayatta baş edemeyeceğim dertler olabileceğini birisinin bana söylemesi demektir.
Nefret, güçsüz bırakıldığını düşünen, kendisini mazlum ve mağdur addeden bireyleri bir arada tutan, onlara güçlü oldukları yanılsaması veren bir duygu olarak adeta tutkal işlevi görür.
Kapitalizmin hiç bıkmadan dürttüğü de, işte bu duygudur: başkalarında haset uyandırma arzusu. Tüketici kültürü başkalarının sahip olamadıklarına sizin sahip olduğunuz yanılsaması yaratarak hayatınıza geçici bir anlam duygusu, uçucu bir neşe sağlar.
Küresel adaletsizliğin esaret zincirleri kırılmaksızın, dünyanın “kendi hikayelerini anlatma kudreti” ellerinden alınmış halklarına söz hakkı verilmeksizin, geç kapitalizmin yarattığı yeni sömürgeci dalga önlenmeksizin, hasılı dünya daha yaşanılası bir yer haline getirilmeksizin, terörün kaynakları kurutulamaz.