Yirminci asırdayız.
Başlar önde, gözler alabildiğine açık.
Yanan şehirlerin kızıltısı,
çiğnenmiş ekinler
ve bitmez tükenmez ayak sesleri:
gidiliyor.
Ve katlediliyor...
kadınlar ve çocuklar
ağaçlardan ve danalardan
daha rahat
daha kolay
daha çok.
Bu ayak sesleri, bu katliâmda
hürriyetimi ve ekmeğimi kaybettiğim oldu.
Fakat hiç bir zaman
açlığın, karanlığın ve çığlıkların içinden
güneşli elleriyle kapımızı çalan
gelecek günlere emniyetimi kaybetmedim.
Ve bundandır ki ben
hücremde her sabah
yaklaşan bir müjdenin davetiyle uyanıyorum.
Hiçbir şey dindirmez iç sıkıntımı,
memleketimin şarkıları ve tütünü kadar.
Memleketim
Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve otuz Ağustos,
kurşun kubbeler, fabrika bacaları
benim o kendinden bile gizleyerek
sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.
Memleketim.
Kız karalar giyinmiş,
düşünüyor, dünya ne kadar küçük
ve yürek ne kadar geniş.
Karalar giyinmiş.
Düşünüyor iç çekişler, çığlıklar
nasıl da yitiyor rüzgârda.
Karalar giyinmiş.
Açık kalmış balkonundan
şafak vakti,
gökler dolmuş içeri.
Ay! Ay ay ay ay!
Giyinmiş, karalar giyinmiş!
Sokak ortasında kalmış ölü,
göğsüne hançer saplı,
kimseler onu tanımıyor.
Sokak feneri nasıl da titriyor,
anacağım!
Sokak feneri nasıl da titriyor!
Şafak söktü;
bu pırıl pırıl havada,
kimsecikler belirmedi,
açık kalmış gözlerinde.
Ölü be, ölü kalmış sokakta,
üstelik göğsüne hançer saplı,
üstelik kimseler onu tanımıyor.