29/12/2000
Asel henüz 1 yaşındayken hayatının en kötü günlerinden birini yaşamıştı. O yıl kış çok çetin geçiyordu. Minik Asel "ba-ba, baba, ba-ba, baba" diyerek kilimin üstünde yuvarlanıyordu. Kim bilebilirdi ki söylediği ilk kelimenin onun katili olacağını... Katil olmak için illa birini öldürmek gerekmezdi. Birinin duygularını öldürmekle de katil olunabilirdi.
"Şebnem, sabahtan beri mutfakta ne boklar çeviriyorsun? Açım ben, yemek getir, yanına da çay demle." Dedi Turgut Bey.
Minik Asel o sırada babasının önünde yuvarlanmaya devam ediyordu. Turgut Bey minik Asel'i ayaklarıyla kenara iterek mutfağa doğru bağırmaya başlar: "Şebnem, gel al şu böceği burnumun dibinden. Bir televizyon izletmedi. Ne diye doğurduysan sanki..."
Turgut Bey söylene söylene ayağa kalktı, askıya astığı montunu giyip evden çıktı. Şebnem dışarı çıkmasın diye kapıyı birkaç kez kilitledi. Ve seri adımlarla yolda yürümeye başladı. Ama unuttuğu bir şey vardı. Şebnem evde yoktu.
Minik Asel sabahtan beri hiçbir şey yemediği için acıkmıştı. Soğuk betonda bağırarak ağlamaya, annesine sesini duyurmaya çalıştı. En sonunda minik bedeni yorgun düştü.
Turgut Bey eve geldiğinde sabah saat 08.45 civarıydı. Montunu astı. Yarı ayık, yarı uykulu bir şekilde sallana sallana salondaki koltuğa uzandı. Minik Asel, yanan sobanın yakınlarında hareketsizce uzanıyordu. Turgut Bey, Asel'i bir süre izledi, izledi, izledi... En sonunda meraklı bir sesle kızına seslendi: "Asel?"
Asel'den tepki gelmeyince homurdanarak ayağa kalktı. Minik Asel'i babası o gün ilk kez kucağına almıştı. Turgut Bey kızının bedeninin sıcak olduğunu hissedince baldızı Buse'yi aradı. Asel'in öldüğünü, gelip onu almasını ve evin anahtarının yerini söyledi. Öldü sandığı Asel'i uzandığı koltuğa yatırdı. Paytak adımlarla yatak odasına gitti,