Aya uzanıyorum, parmaklarımın altında, o kusursuz dünyanın içinde kusursuzluklarını istesem de göremeyeceğim denli küçük varlıkların kıpraşmasını izliyorum. Ama her zaman istemeden sakarlık yapmışımdır, böylece dünya elimden kayıyor. Zemin eğiliyor. Nefesimi tutup bir düşüş, bir yıkımı yaşanacak mı diye bekliyorum.
Gözleri gelip geçenlerde. Bu insanlar −aceleyle yürüyenler, biri yolda durdurup tek böbreklerini istese adeta, “İkisini alın, siz de kurtulun, ben de kurtulayım,” diyecek olanlar veya aksine, topuklu ayakkabılarıyla kendisine yol verdiren şu kadın, pençeleri kan kırmızı, saçları da öyle; sokak lambasına yaslanmış sigara içen adamın pislik saçan gözleri, bağıra çağıra komünist gazetesi satan yaşıtı kızlar, hayatında ilk gördüğü travesti− ve bu kadar
Yıldızların çevresinde deniz seviyesinde yakamozlar serpiliyordu. Ay, suda yüzüyordu ve sonsuzluğunda son bulutlar, sanki ona aitmiş gibi yok olmaktaydı.
Gökyüzünün maviliği iyice kararmıştı. Akşam yıldızı muazzam bir parıltı yayıyordu, sonra yıldızlar parladı ama kendilerini tam anlamıyla göstermek için henüz fazla utangaçtılar.