1890'da şakağına tabaneayı dayadığında yalnızca 37 yaşındaydı Van Gogh. Kendini bir rate (hiçbir işe yaramaz, başansız) biri olarak görüyordu. Oysa, pek az ressamın sahip olduğu bir yeteneği vardı: Nesnelerin, eğer deyiş yerindeyse, dışyüzlerini değil, içyüzlerini görüyordu. İnsaniann yüzlerini, gözlerini, burunlannı değil, ruhlanın görüyordu. Işıklar, ışıklar içinde yaşayan ve bunu resmine de yansıtan bir sanatçıydı.
Konformizmin baş düşmanı değişikliktir. Eğer resimde, şiirde bir değişiklik, bir devrim söz konusu olabiliyorsa, tüm toplumda ve toplumun tüm değerlerinde değişiklikler ve devrimler olabilir demektir.
Peki Van Gogh? O neye borçluydu? Toplumun ve o toplumun ruh hekimlerinin tanırnma mı? Tedavi yöntemlerine mi? Yaratıcılıkla ruhsal dengesizlik arasındaki ayrımı göremeyen, ruh sağlığını (?) yaratıcılık coşkusuna yeğleyen, hiçbir derinliği olmayan ruh(suz) hekimlerine mi? Yoksa yalnızca kişiliğinin ayrılmaz bir parçası olan nevrozuna ve yaratıcılığına mı? Van Gogh'un resmi, eğer bir tepkiyse, kuşkusuz, nevrezuna karşı da bir tepkiydi.