İstanbul 19. yüzyıl öncesinde geceyi gündüzün bir devamı olarak yaşamamıştı; bir gece hayatı yoktu. Lale Devri'ndeki kısa bir aralıkta gecenin yaşama katılması denenecek ama tepki görüp büyük oranda geçirimsizlik ortamına dönülecekti.
Asıl mesele çok yakın zamana dek ve hâlâ dar bir mekânsallık ve kısıtlı mobilite içinde yaşayanların, bunların niceliksel tırmanışından korkmalarıdır. Binaların irileşmesinden değil, kamusallığın genişlemesinden korkulur.
İstanbul'da doğru da yanlış da,güzellik de çirkinlik de hep "ben olmayanlar" tarafından üretilir. Ama paradoksal olarak, düzeltilmesi de yine aynı "ötekiler"den beklenir. İstanbullular kendilerinin değil, kendi ayna imgelerinin sorumluluk almasını umarlar.
Benjamin ile Lacis'e göre o kentte "Kaçınılmaz olarak festival her çalışma gününün içine nüfuz eder. Gözeneklilik bu kentin yaşamının tükenmez yasasıdır. Pazar'ın bir parçacığı haftanın her gününün içinde gizlidir. Ve o pazar içinde ne çok hafta içi vardır. "