Lütfen bunu yazın; getir götür işlerinde çalıştırılmış, koroda söylemiş, önce lise sonra üniversite öğrencisi olmuş, yerini bilmesi, saygısızlık yapmaması, rahibin elini daima öpmesi fikirleriyle yetiştirilmiş, başkalarının düşüncesi önünde saygıyla eğilmesi, bir lokma ek- mek veren için bile duacı olması kendisine öğretilmiş, defalarca dayakla terbiye edilmiş, özel ders vermek için kışın botsuz yürümek zorunda kalmış, hayvanlara ezi- yet etmiş, varlıklı kimselerin evinde akşam yemeği yemekten özellikle zevk almış, gerek Tanrı gerekse de diğer insanların karşısında ikiyüzlü davranmış, ancak bunu, bir beklentisi olduğu için değil, kendi önemsizliğinin bilincinde olarak yapmış bir serfin oğlunun hikâyesini an- latin; bu genç adamın, içindeki köleyi nasıl yavaş yavaş öldürdüğünü ve bir sabah uyandığında, damarlarında bir kölenin değil de gerçek bir insanın kanının aktığını fark ettiğinde neler hissettiğini bize gösterin. (ÇEHOV)
Savaş yıllarında işçi sınıfından insanları karşı tarafın [Almanya ve mihver devletler] düşmanlığı hususunda ikna etmek hiç de kolay olmamıştır. Zira işçi sınıfında, asıl "Onlar'ın [patronların] savaştan çıkarı olduğu fikri hâkimdi. (...) İşçi sınıfından bir erkek askere çağrıldığında sadece "gider", çünkü gitmek "zorundadır", çünkü zaten "eninde sonunda seni yakalarlar", çünkü "Onlar'ın eli kolu her yere uzanır." Ordu, ister savaş ister barış zamanında olsun şüphe duyulan bir kurumdur. Kendimi kışlada bulduysam bu, "başkaları kadar hızlı biçimde bu işten yırtmayı akıl edemediğimdendir" yönünde bir fikir hâkimdir. Burada da, bir kez daha, eski tutumlarla, kayıtsızlığa götüren yeni eğilimlerin nasıl birbiriyle iç içe geçtiği görülebilir.
“Ah moremo! Tanrı kimsenin başına vermesin yurtsuzluğu. Hürriyetini kaybetmiş prangalı mahkuma dönüyor insan. Bu mahkumiyette insanın zihin kapısı hiç kapanmaz. Her zaman başka düşünceye, başka acıya, hasrete, umuda açılır. Yaşama geçmek istersin ama başaramazsın. Yaptığın şey sadece ayakta kalma uğraşıdır.”