Belleğin Kış Uykusu romanı bana şunu hissettirdi ve düşündürdü:
Belleğini yitirmek, geçmişi kaybetmek değildir; kendini tanımladığın bütün referans noktalarından soyunmaktır. İsmin, yüzün, yaşadıkların… Hepsi birer işaret fişeğiyse, bellek sustuğunda karanlık başlar. Ama bu karanlık mutlak bir yokluk değildir; daha çok, içsel bir bekleyiştir.
Belki de bellek, insanın kendini koruma biçimidir. Yorulduğunda uyur. Acı ağırlaştığında sessizleşir. Ve biz, o sessizlikte ilk kez şu soruyla yüzleşiriz:
Hatırladıklarımız olmadan da “biz” miyiz?