"Bir terslik vardı, bir şey beynini kurcalıyordu sanki. Ağaç
kurbağalarıyla ağustosböcekleri susmuşlardı şimdi. O sırada Kino’nun beyni o kırmızı yoğunluktan
sıyrıldı, tanıdı duyduğu sesi -kayalık dağın yamacındaki küçük kovuktan gelen o tiz, yaslı, çılgın
haykırışı - ölüm çığlığını."
"Çorak bir topraktı bu, köklerinde su biriktiren kaktüslerle, kalın köklü, toprağın derinlerine inip
azıcık su bulan, onunla yetinebilen sazlarla doluydu. Ayakları altındaki bölge, topraktan değil,
kırılmış kayalardan oluşuyordu. Kaya parçaları ufalanmış, büyük dilimlere ayrılmış ve hiçbiri suyla
yassılmamıştı, aşınmamıştı. Taşların arasında hüzünlü, kuru ot kümeleri büyüyordu, bir yağmurla
fışkırmış, sonra tohumunu döküp ölmüş otlar. Boynuzlu kurbağalar, ailenin geçişini izliyor, küçük,
canavarsı başlarını her yana döndürüyorlardı. Ara sıra iri bir tavşan, gölgede rahatı kaçınca fırlıyor,
en yakın kayanın ardına saklanıyordu. Bozkırı boydan boya kaplamıştı kavurucu sıcak, ötede taşlık
dağlar, serin görünümleriyle kucak açıyorlardı."
"....kayığı olan bir erkek, kadınına aç kalmayacağı güvencesini verebilir. Açlığa karşı bir kalkandır kano."
Toplumların değişmesi gereken kanıksamalarından...