Onları bırakmakla ne aptallık etmişim diye düşündü; eğer yüksek katlardaki kişileri ve kitaplarla umursamayıp, onların arasında yaşamaya devam etseydi, payına düşen mutluluğun daha büyük olacağından emindi.
Aralarında ufak tefek bazı mesafeler, şurada burada bir, iki yeni sima yine o eski halktı Martin’in kendini içinde bulduğu. Bir tane bile duvarcı yoktu aralarında, tıpkı eski günlerde, pazar pikniklerine gittikleri zamanlardaki gibi, pikniğe gitmek, dans etmek, dövüşmek, eğlenmek için gelmişlerdi. Martin, onlarla birlikte içmeye başladı ve yeniden insan olduğunu anladı.
Yalnız kitaplarının yayınlanmasını beklerken böyle her şeye kayıtsız, bir trans halindeymişçesine boş, aptalca durmaması, bir şeyler yapması da lazımdı.
Kahvaltıdan sonra güvertedeki koltuğuna oturup bir türlü bitiremediği dergisini bitirmeye çalıştı. Sayfalar onu yordu. İnsanların nasıl bu kadar çok yazacak şey bulduklarını düşüne düşüne uykuya daldı, öğle yemeği çanı onu uyandırdığında sinirlendi, uyanık olmakta tat yoktu.
Bunu acı ve boğulma takip etti. Sersemlemiş bilincinden, bu acı ölüm değil, diye bir düşünce geçti. Ölüm acıtmazdı, acıyan hayattı; bu korkunç boğulma duygusu hayatın verdiği, hayata dair bir acıydı, hayatın ona indirebileceği son darbeydi.