İnsan öyle mükemmel bir varlıktır ki, ruhani yapısı itibariyle hayalleri büyüktür, şahanedir; ihtiyaçları sınırsızdır. Mükemmeli yaşayamaz ama hayalleriyle aşırıya ulaşabilir.
Fakat maddeden ibaret olması itibariyle, yani cesedi yönüyle bir kafestedir; her şeyiyle sınırlı bir zindandadır. Acizdir, zayıftır, narindir. Bir sineğin elinden bile ölebilir. İnsanın ruhu kendi bedeninde hapsedilmiştir.
Demek ki insanın fark etmesi gereken bir mana vardır. İnsan kontrol altındadır ve geçici bir durumdadır. Aksi takdirde hayal edip gerçekleştirmesini engelleyen bir sınırda olması abes olurdu.
İnsan tamamıyla sorgulamalı ve mantığıyla bulmalıdır ki, sonsuz ilim sahibi bir iradenin kontrolünde olduğunu bilmeli ve emirlerini dinlemelidir. Zira insanın içine öyle bir saptırıcı yerleştirilmiştir ki; insanı düşünmekten alıkoyar, mantıktan alıkoyar, itaatteki mananın mantığından ve anlamından uzaklaştırır.
Bu saptırıcıya hissiyat denir. Diğer adıyla nefs denir. Hissiyat, nefs hâlini aldığında insanı tamamıyla kötüye ve zarara yöneltir; itaatsizliğe sevk eder. Hissiyatın güzel tarafı ise aklın yönetmesiyle ortaya çıkar. Merhamet, sevgi ve şefkat gibi duygular, aklın rehberliğinde ve doğru şekilde yönetildiğinde güzeldir. Aksi takdirde nefs hâlini aldığında zararlı duygulara dönüşebilir.
Her zaman akıl ve mantıkla düşünülmelidir. Sadece hislerimize danışarak yaşamaya kalkarsak sürekli yolumuzu kaybederiz. Çünkü hissiyat saf değildir; insanı yanlışa sürükleme ihtimali çok yüksektir.