İnsanlar arasındaki çeşitliliğe günbegün daha çok saygı gösterildiği, her insanın seçtiği dilde kendini ifade edebildiği, inançlarının gereklerini huzur içinde yerine getirebildiği ve yetkililer ya da halk tarafından düşmanlıkla karşılanmadan, yerilmeden serinkanlılıkla kökenlerini üstlenebildiği bir dünya, ilerleyen, gelişen, yükselen bir dünyadır.
Çin'deki, Hindistan'daki, Rusya'daki, Brezilya'daki orta sınıfların, bütün dünyada olduğu gibi, baş döndürücü bir biçimde büyümesi, dünyanın şu anki işleyişiyle pek de ayak uyduramayacağı bir gerçektir. Yakında üç ya da dört milyar insan, kişi başına tüketime başlarsa doğal olarak hem ekolojik hem de ekonomik alanda büyük kargaşalar yaşanacaktır.
Bu yüzyıl başında, dönüp dönüp açığa çıkan ve hala çözülme yolunda gözükmeyen bir "Doğu sorunu" varsa, bir de "Batı sorunu" olduğu yadsınamaz; Arapların yaşadığı trajedi, dünya ulusları arasındaki yeri kaybetmelerinden ve onu bir daha ele geçiremeyeceklerini düşünmelerinden ileri gelirken; Batılıların trajedisi, her yönüyle üstlenemedikleri, buna karşılık yakalarını da sıyıramadıkları, dünya çapındaki bir role soyunmuş olmalarından kaynaklanıyor.
Şurası bir gerçek ki Berlin Duvarı'nın yıkılışından bu yana, dinle bağlantılı olanlar başta olmak üzere aidiyetlerin iyice şiddetlendiğini; farklı insan topluluklarının birlikte yaşamasının her gün biraz daha güçleştiği ve demokrasinin sürekli kimlik pazarlıklarına bağlı olduğu bir dünyada yaşıyoruz.