Karamsar değildi, ama düşünceliydi, sislerin, bulutların ardından bir gün, beklemediği bir anda bir güneşin doğabileceğini düşünebiliyordu. İstediği belki de çıldırmaktı. Hayır, ne istediğini bilemiyordu. Bir şey isteyip istemediğini de bilemiyordu. Bir şey istemesi gerekiyor muydu, bilmiyordu. Belki de çıldırmak budur diye düşündü.
Altı kardeştik, üç kız, üç oğlan. İki de ölmüş kardeşimiz varmış, ben onları bilmem. Bir gün kapıya birileri gelmiş, ne iş içinse, evin horantasını soruyorlardı. Sıra çocuklara gelince babam üç çocuk diyerek sadece oğlanların adını sayınca kapı komşumuz “Üç değil, altı çocuğun var senin Bekir efendi” diye babamı uyarmış, babam da şaşkın şaşkın: “Haa, kızlar da mı dahil?” diye bir şeyler gevelemişti.
Vasiyet... Tuhaf bir kelime.. Vasiyet... Vasiyet... Tekrarlandıkça ne kadar tuhaflaşıyor. İnsan belki de, bir bakıma, hiç ölmemiş olmak istiyor. Sağ kalanlar, ölenin ölmüş olduğunu biliyorlar, ama ya ölü? O ölmüş olduğunu biliyor mu?