Javier Marías’ın Karasevdalıları, felsefi derinliği yüksek ama duygusal bağ kurmanın zor olduğu bir roman. Daha ilk sayfalarda Miguel Desvern’in ölümüne tanıklık ediyoruz; fakat karakterle hiçbir yakınlık kuramadan onun yasını tutmak zorunda kalıyoruz. Yazar, bilinçli olarak öleni değil, onun yokluğunun geride kalanlar üzerindeki etkisini anlatmayı tercih ediyor. Ancak bu kurgu tarzı, özellikle karakterle bağ kurmayı önemseyen bir okur için mesafeli ve soğuk gelebiliyor. Zamanla şu soruyu sormaya başlıyoruz: “Ben burada ne yapıyorum? Kim için üzülüyorum?”
Desvern’in kim olduğunu, neleri sevdiğini ya da nasıl bir hayat sürdüğünü bilmeden, onun yokluğuna dair uzun ve çoğu zaman konuyla dolaylı ilişkili düşünceleri okuyoruz. Roman, olaylardan çok düşüncelerle ilerliyor. Karakterlerin uzun içsel monologları, detaylı felsefi sorgulamalara dönüşüyor. Bu da hikâyeye olan ilgiyi azaltabiliyor.
Gözlemlediğimiz “mutlu çift”in iç dünyasına girme fırsatı bulamadan, bir cinayetin felsefi yankılarıyla baş başa kalıyoruz. Aşk, ölüm ve kayıp gibi güçlü temalar işlenmesine rağmen, okur içine çekilemiyor; çünkü anlatı sürekli sorgulatıyor ama az hissettiriyor. Elbette düşündürüyor — ama hissettirmiyor mu? İşte bu noktada roman, tartışmaya açık bir yerde konumlanıyor.
Karasevdalılar, düşünsel yoğunluğu seven okurlar için anlamlı bir metin olabilir. Ancak karakterlerle duygusal bağ kurmak isteyenler için mesafeli ve zaman zaman yorucu bir okuma deneyimi sunuyor.