Nefesim daralıyordu.
Kapana kısılmıştım.
Evin içinde kapana kısılmıştım. Dağın Altı’nda olsam yeriydi;
tekrar o hücrede olsam yeriydi...
Aşırı hafif, aşırı hızlı adımlarla geri geri gidip lobinin orta sındaki meşe masaya çarptım. Yakınlardaki gözcülerden hiçbiri neler olduğuna bakmaya gelmedi.
Beni burada kapana kıstırmıştı; beni buraya kapatmıştı.
Mermer zemini, duvarlardaki resimleri ya da arkamda uza nan büyük merdivenleri görmez oldum. Bahar kuşlarının cıvıl tılarını ya da perdeleri havalandıran rüzgârın uğultusunu duy maz oldum.
Ardından ezici karanlık çöreklendiği yerden yükseldi ve kük reyerek etrafımı sardı.
Kendimi mermer zemine bırakıp alnımı yere dayarken, kolla rımı bedenime sıkı sıkı dolarken, çığlık atıp bin parçaya bölün memek için yapabileceğim tek şey buydu.
Beni kapana kıstırmıştı; kapana kıstırmıştı; kapana kıstırmıştı...
Kendimi kitaplara verdim hiç duymadığım kişilerle ve yerlerle ilgili hikâyelere. Beni koyu umutsuzluğun pençesine düşmekten alıkoyan şey belki de bu hikâyelerdi.