Amarantha’ya kemikten mızrak fırlatan o kadın... şimdi neredeydi bilmiyordum. Muhtemelen boynunun kırıldığı ve damar larının peri ölümsüzlüğüyle dolduğu o gün sırra kadem basmıştı.
En azından zaman öldürmeme yardım etmişti: Asla var olmayan ve asla var olmayacak tüm o karakterler, bana sessizce ve yılmadan eşlik ederken, bir şekilde... o kadar da yalnız olmadığımı hissettir mişlerdi.
Odama giden merdivenlere yöneldim.
“Benimle kahvaltı yap,” diye seslendi.
Sözlerinde beni duraksatan bir tını vardı. Bunun bir keder tınısı, bir endişe tınısı olduğuna yemin edebilirdim.
Rhysand, etrafımızdaki Gece Sarayı’nın tümüyle belirmesini bile beklemeden, “Sana ne oldu böyle?” diye sordu.
“Neden kafamın içine bakıp öğrenmiyorsun?” Kurduğum cümleye rağmen sesim sakindi. Onu itme gereği duymadan kol larından uzaklaştım.
Göz kırptı. “Bu komik mi şimdi?”
Gülümsemedim.
“Bu kez ayakkabı fırlatmak yok mu?” Gözlerine bakınca sözlerinin devamını duyar gibi oldum. Haydi. Oyna benimle.
Parmağımdaki yüzüğe, yüzükteki zümrüde bakmamaya çalıştım. “Tabi ki istiyorum. Tabi ki istiyorum.” Sesim çatallandı. “Ama Tamlin... ben...” Duvarlar üstüme üstüme geldi. Sessizlik, nöbetçiler, bakışlar. Bugün Tithe’de yaşadıklarım. “Boğuluyorum,” diye bildim. “Boğuluyorum. Sen bunu abarttıkça, muhafızların sayısını artırdıkça... Başımı suyun altına bastırsan daha iyi.”