Birkaç gün, hatta birkaç saat içinde, uzaktan esrarlı ve hoş görünen şehir avuçlarında açılıyor, gizlisi saklısı kalmıyor, şehrin hayatına egemen olan o yavanlık, o aleladelik değişmiyordu. Bütün şehirlerde ucuz inşaat malzemesiyle yapılmış akıl almaz çirkinlikteki apartmanlardan, çağdaş ve modern görünsün istenen, ama şehrin geleneksel ticari mantığını sürdüren mağazalardan, büyük şehirlerdekilere özenen zavallı kafelerden, sürüyle otomobilden ve kenar mahallelerde ağır yoksulluktan başka bir şey yoktu. Gittiği her şehirde etkileyici bir yabancılık bulacağını zannederken, kendisinin de istemeden dahil olduğu bir sıradanlık, neredeyse aynılık bulmuştu. Sanki bilmediği bir şehrin sakinleriyle değil, ailesinin alt seviyedeki uzak akrabalarıyla tanışıyor, onlara tahammül ediyordu."
"Artık küçük şehirlerin dışarıdan gelenlerin genzini yakan lezzetlerinden, kendilerine has havalarından, mütevazı düzenlerinden eser yoktu. Her biri gerçekte olmayan bir büyümeyi taklit ediyor, giderek aynılaşıyor, hepsi hızla birbirine benziyordu.
"
"Babası da bağlanmayı seven bir adamdı. Bir tutkuya, bir sokağa, bir inanca, hatta bir eşyaya. Bu yüzden kendisi için anlamı olan her şeyi saklıyordu. Cızırtılı sesine rağmen şarkısını gramofonundan dinliyor, yıllar önce aldığı fileli, tuhaf gömlekleri giymeyi sürdürüyordu."