MeSu

MeSu
@MeSu32
Bandırma
15 okur puanı
Aralık 2015 tarihinde katıldı
Dil aldatır. (Uydurdum. İnanmayın)
Reklam
"Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır, bu Yunan’dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim… Neden? Çünkü bunlar Bulgar’mış ya da bilmem neymiş… Şimdi kendi kendime sık sık şöyle diyorum: Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan , ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte… Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek… Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be… Hepimiz kurtların yiyeceği etiz…" NIKOS KAZANCAKIS / ZORBA
Human (2015) Belgesel imdb.com/title/tt3327994... Arada bir bana insanlığımı, o olmam gereken yerden ne kadar uzaklara savrulduğumu anlatan şeyler okuyup, izlersem etkileniyorum. Yine öyle oldu. Ardında karmaşık, tortular, içeride çökükler bırakan bir şey oluyor. Her neyse. Bir de siz deneyin isterseniz; izleyin belgeseli sonra da konuşulabilir. İçinde insanların bir-iki cümleyle yaşamlarını, kendilerini anlattığı pasajlar var. Biri de Uruguay Devlet Başkanı. Şöyle diyor; "Uruguay'ın başkanı olmam önemli değil. Bu konu üzerinde çok düşündüm. Tek kişilik bir hücrede 10 senemi geçirdim. Yeteri kadar vaktim oldu... Bir kitabın kapağını açmadan 7 yıl geçirdim. Bu bana düşünmek için zaman verdi. Keşfettiğim şey şudur ki: Ya hiç kimseye yük olmadan, az ile yetinip mutlu olursun çünkü mutluluk içindedir, yada hiçbir yere varamazsın. Yoksulluğu savunmuyorum. Sadeliği savunuyorum. Ancak sürekli büyümek isteyen tüketici bir toplum icat ettik. Büyüme olmazsa, bu üzücüdür. Gereksiz ihtiyaçlarla bir israf dağı icat ettik. Sürekli almalısın ve atmalısın. Boşa harcadığımız hayatlarımız aslında. Birşey satın aldığımda, yada siz birşey satın aldığınızda, karşılığında para vermiyorsunuz. Verdiğimiz aslında vaktimizdir. O parayı kazanmak için harcadığımız vakit. Arasındaki fark yaşamı satın alamazsınız. Yaşam akıp gider. Hayatı boşa geçirmek özgürlüğünü kaybetmek korkunç bir şeydir." Gerçek ne kadar acıtıp yürek burkarsa o kadar hayati ve etkileyici.
GÖRÜLMEMİŞ RÜYALAR 4 Odamda –o, 9 m²’lik gezegende, rafların tıkabasa her yanı çevirdiği, aralarına bir kağıt sığacak boşluk olmayan, zaman zaman kargodan gelen kolilerce kitabın aralarda eriyip, kaybolup, kendi yolculuklarına çıktığı uzamsız cumhuriyette- bu güne kadar hiç bilmediğim bir bölmeye rastlıyorum. Rafın birinde, birkaç kitabı yerinden oynatınca, ardında beliriveriyor. Birdenbire. Hiç yoktan. Öyle filmlere-romanlarda gibi, kitap görünümlü bir manivela ile açılan koca bir tünel değil, bilemedin bir-birbuçuk karış yükseklik ve genişlik. Uzadıkça uzayan bir tünel(cik). İçi kitap dolu. Bunlar benim kitaplarım. Merakla inceliyorum. Bir kısmı, farklı zamanlarda kitaplığımda gerektiğinde arayıp da bulamadığım, günler sonra, aranmadığında, bir kenardan baş uzatıp, kıs kıs gülenler. Birkaçı; raflarda, kitap aralarında belirli bir yeri benimsememiş, yerleşikliği sevemeyen, her zaman başka bir yer hayalleri içindeki avareler-Oğuz Atay Günlükler, Sait Faik Alemdağ’da Var Bir Yılan, Borges Alef, Sadık Hidayet Kör Baykuş-, gezentiler. Aralarında ilk ez gördüğüm halde, bir şekilde benim olduğunu bildiğim-bilmek değil de daha çok bir sezgi bu- yaşamımda olan-olmayan bir zamanda, yer etmiş, anılarıma karışıp soluklaşmış, vaktinde okurken-okumadan duygulandığım kitaplar da var. Bir çeşit “yeraltı”na geçmişler. Bir ele avuca sığmazlıkları, kendibaşınalıkları, ulaşılmazlıkları var. Bambaşka bir ışıltıyla parıldıyor. Belki, okulda kaçakların gizli gizli sigara içtikleri bir yer. Onları bulduğum kitabı yerleştirip, örtüyorum kapaklarını.
Bir yerde görmüştüm. Bir bardağın içinde irice çakıl taşları, altında; Bir kap ne kadar alır? sorusu. Ardından çakıl taşlarının arasına kum dolduruldu. Dolu sandığım kap, bir şeyler daha almıştı. Ardından üzerine hafif hafif sallaya sallaya kül eklendi. Bir şeyler daha almıştı. Sonra, üzerine bir parça su da eklenip, su aralara sızınca düşünme gereği duydum; Dolu- dediğimiz her şeyde bir eksik yan, bir boşluk var gibi. Bunu zamana uyarladım. Günlük hayatta hiç boş zamanım yok gibi duruyordu. Sonra kimi küçük zaman kırıntılarına, birkaç dizelik bir şiir, daha bütün gibi olanlara bir-iki sayfalık bir öykünün sığabildiğini gördüm. Bu onların basit olduğu, kelime sayısı azaldıkça derinliğinin azaldığı anlamına gelmiyor. Tam tersi. O aralara düşünecek iyi bir girinti, çoğaltacak farklı bir duygu peşine düşebiliyorum. Benece hiçbir zaman bir kitap okumamalı. Farklı türde kitapların ardına, aynı anda düşmeye çalışmalı.
Reklam