MeSu

MeSu
@MeSu32
Bandırma
15 okur puanı
Aralık 2015 tarihinde katıldı
‘Hayatının bir roman' olduğunu söyleyenlerin anlattıklarına kulak verecek olursak, pek olaylı geçen bir süreçten söz edildiğini anlasak bile, yaşananın, yaşanmışın bu yaşamdaki katkısını ve payını ayırt edemeyiz. Diyeceğim, serüvenleri dillere destan olmuş biri pekâlâ yaşantı fukarası olabilir de, bir başkası, çok daha dar görgü-bilgi olanaklarıyla, dünyanın kaç bucak olduğunu yaşamasına aktarabilir. Dünyanın bucaklarıyla karşılaşmak, bir bakma başarısı ve becerisidir. Bu da ancak severek ya da seçerek olur. Tavır takınarak, yerini, konumunu belirleyerek, baktığım-gördüğünü anlamlandırabılir, yaşantılaştırabilir kişi. Aynı nesnel dünyada, aynı nesnel koşullarda yaşarken, kişiler arasında iletişim tıkanıklıkları olması bundan değil mi? İnsanı görüşümüzde, dünyayı görüşümüzde (ya da en azından, onlara bakışımızda) ortaklıklar bulunmadıkça, bir dünyayı paylaşmanın bunca katlanılmaz oluşu ve dünyaların ayrılması, dillerin ayrılması bundan değil mi? Yaşaması olmayanın, yaşantıları çekip çevirmek, dizginlemek, tornalamak istemesi bundan. Acıyı yaşayanın, haksızlığı yaşayanın, öfkeyi yaşayanın, değerleri yaşayanın; eylemi yaşamasından ve olanca yoğunluğuyla yaşamasından bunca ürkütmesi, korkulması ve yaşaması olmayanların, yaşamları boyunca, aslında sadece bu korkuyu yaşamaları da bundan. Ne var ki, yaşayana yaşadığı, yaşamayana yaşamadığı ve bunun niye böyle olduğu öğretilemez. Öğretmek, kavramlara dönüştürmektir bir şeyi. Bir düzeyden alıp başka bir düzeye taşımaktır. Bu taşıma sırasında, taşınanın üzerindeki çiçek tozları, yongalar, can serpintileri, ince ışınlar dökülür gider. En kavramlaştırılmaz olandır bu yüzden yaşamak. Hemen hemen herşey, yaşanabilir. Hemen hemen herşey! Ancak kavramlar yaşanmaz. Kavramların içi boştur. Oysa yaşantılar, belli bir yer ve zamanda,
Sayfa 51·Kitabı okudu
Reklam
Ekran, ekran, ille de ekran... Kâh televizyon ekranı olarak, kâh bilgisayar monitörü olarak; edebiyattan vakit, emek, muhatap ve rol çalıp duruyor. Yaygın olarak inanılıyor ki; görsel iletişim yoluyla beslenmeye alışan kuşağın dijital alımlama yetisi, artık ‘tuğla gibi’ romanlara pabuç bırakmayacak. Şiire programlanmamış ruhlar, lirik ve epik girdilerle karşılaştığında pan yapacak. Ayrıca, 'vakit' kavramı beyinsel enerjiyi tehdit ederek, daralma ve daraltma işlevleriyle belirlenir oldu. Beyin, elektronik ardılına teslim oldu, olacak. Muhalefete bile geçemeden, silinip gidecek sanki. Bu gelişmeler, pratik işlemlerde, teknoloji üretiminde ve kimi bilim uygulamalarında mutlu sonuçlar verdikçe; ama tersine, felsefe, edebiyat ve sanatta ise hayli yaya kaldıkça, kabahati gelişmelerin geliştirilememiş yanlarında aramaktansa, ayaklarına çelme takan ‘beyhude’ insan etkinliklerinde bulmak ve onları çağın dışına itelemek çağdaşlık gereği gibi görülüyor. Aslında yalnız felsefe, edebiyat değil... Örneğin müzik de fazla enerji tüketimine yol açıyor. Vakit denilen ve başka her yerde savurganca kullanılabilen kimya, sözgelimi uzun... upuzun bir senfoninin, bir konçertonun icrasında ve dinlenmesinde harcanmış enerji sayılıyor. Tiyatroyla, resimle, heykelle uğraşmak da, hakeza, çağın isterlerine uygun düşmüyor. Meğer ki insanın en ilksel tutkularından biri olduğu için hâlâ çaresine bakılamayan ‘oyun’ eğilimine dolaysızca hitap etsinler ve mucizevi ‘mouse’lar marifetiyle ekranda yansıyabilsinler. Düşündüm de, demek Hulki Aktunç da henüz uyanmayanlardan. ‘Aşka Vakit Yok'muş! Aşka vakit bulunur da, başka vakit yok Hulki Bey. Sen o ‘B’ harfini arayadur, atı alan Üsküdar’ı görmeden geçiyor. Sanata, felsefeye vakit yok. Edebiyata hiç mi hiç vakit yok. Çünkü bunlar çağın dilini, işlem
Sayfa 46·Kitabı okudu
Televizyon
* Bilmeyenlere açıklayalım, söz konusu un, yani gofio, şekerle karıştırılmış hali benim zamanımda Arjantinli çocukların en sevdikleri tatlı olan unufak edilmiş nohut unudur. Kimileri gojio'nun mısır unu olduğunu iddia ediyorlar ama bunun böyle olduğunu yalnızca İspanyol [Yazın] Akademisi söylüyor, böyle bir durumda kimin haklı olduğu ortada. Gofıo bozumsu bir tozdur, çocukların soluksuz kalma pahasına ağızlarına dayayıp yedikleri küçük kağıt torbalarda satılır. Ben güney banliyö treninin gittiği Banfield'de ilkokul dörde giderken ders aralarında öyle çok gofio yerdik ki otuz öğrenciden ancak yirmi ikisi derslerin sonuna kalabilirdi. Şaşkına dönen öğretmenler gofıo'yu yutmadan önce nefes almamızı söylerlerdi ama çocuklar dinler mi? Bu besleyici maddenin iyi ve kötü özelliklerinin açıklaması bittikten sonra, okur sayfanın baş kısmına dönerek hiç kimsenin bu havuzu desteklemeyişini okumayı sürdürsün.
Sayfa 67·Kitabı okudu
Lucas, ejderhaya karşı verdiği savaşımlar Yaşlandıkça anlıyor onu öldürmenin kolay olmadığını. Bir ejderha olmak kolay ama onu öldürmek kolay değil, çünkü çok sayıdaki kafasını (bu sayı danışılabilecek yazarlara ve hayvanat kitaplarına göre yediyle dokuz arasında değişiyor) keserek öldürmek gerekiyor, ancak en azından bir tane iyi kafayı alıkoymak zorunluluğu var, çünkü ejderha Lucas'ın kendisi ve Lucas'ın istediği ejderha olmaktan çıkıp kendisi olarak kalmak, yani çok beyinlilikten tek beyinliliğe geçmek. Seni bu durumda görmek isterdim diyor Lucas çok kıskandığı Herakles'e, çünkü onun Hydra'yla yani ejderhayla böyle sorunları olmamış, bir kılıç darbesiyle kafalarını uçurup Hidra'yı yedi ya da dokuz fıskiyesinden kanlar fıştıran gösterişli bir havuza çevirmiş. Ejderhayı öldürmek başka, yalnız bir kez Lucas olup yeniden Lucas olmak isteyen bu ejderhanın kendisi olmak başka. Örneğin bir bıçak darbesi, plak koleksiyonu yapan kafaya atacaksın, bir bıçak darbesi de hiç değişmeksizin pipoyu masanın soluna, içinde keçe kalemlerin bulunduğu vazoyu da sağda biraz geriye koyan kafaya. Şimdi sonucu değerlendirelim. Hımm, bir şeyler elde edildi, iki kafanın eksilmesi geriye kalan kafaları bir parça olsun bunalıma soktu, bu üzücü olay karşısında heyecanla düşünüp taşınıyorlar. Başka bir deyişle: Venosa prensi Gesualdo'nun madrigal serisini bir an önce tamamlama gereği en azından bir süre için saplantı olmaktan çıkıyor (bu seriyi tamamlaması için iki plak eksik, galiba piyasada kalmamış, yeniden de çıkmayacakmış, bu durum diğer plaklara sahip oluşunun verdiği keyfi de bozuyor. Temiz bir kılıç darbesiyle ölsün böyle düşünen, olmadık şeyler arzulayan ve onlara saplanan kafa). Ayrıca piposunu aradığında yerinde olmadığını keşfetmesi keyif verici bir yenilik. Bu düzensizlik
Sayfa 9·Kitabı okudu
Sinema
Kısalı-uzunlu, uzak-yakın dostluklardan fire verdikçe, her seferinde kısalı-uzunlu, geçici-kalıcı acılar yaşarsınız. Bir yol ayrılması bile olmayan, olamayan ayrılışlardır bunlar. Vefanın olmadığı yerde, vedanın hiçbir anlamı yoktur. Vedalaşmazlar. Ama neden hep onlar giderler, siz kalırsınız? Bir keresinde de siz gitseniz? Belki gidilen o yerlerde daha güzel, daha anlamlı birşeyler vardır da, ona ve onun için gidiliyordur! ‘Orası’ neresidir? Öğrenemezsiniz... Siz hep kalırsınız. 'Partir... c’est moıırir un peu’ (Ayrılmak biraz ölmektir) sözünü hep doğru bellemişsinizdir ama, nice yıllardan sonra, bir sevgili sesin fısıltısını sanki ilk kez/ yeniden duyarsınız: Hayır. Aslında ‘Rester... c’est mourir un peu!’ (Kalmak... Ölmek budur [asıl] biraz)"
Sayfa 16·Kitabı okudu
Reklam