Dino Buzzati

Dino Buzzati

8.4/10
377 Kişi
·
769
Okunma
·
97
Beğeni
·
4.040
Gösterim
Adı:
Dino Buzzati
Unvan:
İtalyan Romancı, Öykü Yazarı, Ressam, Şair ve Gazeteci
Doğum:
Belluno, İtalya, 16 Ekim 1906
Ölüm:
Milano, İtalya, 28 Ocak 1972
Dino Buzatti, 16 Ekim 1906 tarihinde İtalya'da San Pellegrino'da doğdu. Ailesi sonradan Milano'ya yerleşti. Buzzati, hukuk fakültesini bitirdikten sonra, Corriera della sera gazetesinde çalışmaya başladı. Onu sonraki yazarlık yaşamına hazırlayan üç tutkusu vardı: Dağ, resim, şiir. İlk romanı olan Barnabo delle Montagne'yi 1935'te yazdı. Başyapıtı sayılan Tatar Çölü'nü 1940'da yayınladı. 1939'da Corriera della sera adıans avaş muhabiri olarak Addis Ababa'ya gitti ve gözlemci olarak da olsa, katıldığı çarpışmaları yazdı. Buzzatı'nin ayrıca Il Segreto del Bosco, Vecchio, I sette messaggeri, Paula alla Scala, Il gtande ritratto, Sessanta racconti Il Colombre gibi yapıtları yanında tiyatroya uyarlanmış çalışmaları ve resimleri de vardır.

Üslubu, birçok bakımdan Kafka'ya benzetilen Buzzati değeri geç anlaşılmış bir yazardır. Hatta önce kendi memleketi olan İtalya'da değil, Fransa'da ilgi görmüştür.

28 Ocak 1972'de Milano'da ölmüştür.
“Ben neyim, biliyor musun?.. Bir bulutum ben!.. Çakan bir şimşek... Gökkuşağı... Harika bir küçük kızım ben!”
“Derken bir sabah, Drogo, uyandığında, yerde döşemenin üzerinde güzel bir güneş huzmesinin parladığını gördü ve baharın geldiğini anladı.”

...

“gecelerini kaplayan çatırtılar putrellerdeki o yaşam kalıntılarının sesleridir”
Ben bir eseri okuduğumda, eğer o eser güzelse etkisinden kolay kolay çıkamam. Zaten etkisinde kalmadığım esere de güzel demem. Döner döner okurum çarpıcı yerlerini. Bu okumalarımda bir de bakarım ki, bir yığın çarpıcı şey varmış ve ben onları kaçırmışım. Esere başlamadan önce ne önsöz okurum ne de hakkında yazılmış şeyleri. Anlamak için kendime şans vermek isterim. Öyle olmazsa insan kendi okumasını asla yapamaz, diye düşünürüm.

Tatar Çölü’nü okuduğumda da öyle oldu işte. Döndüm okudum, okudum düşündüm. Sonra, bakalım ne demiş el alem diye, diğer okurların, eleştirmenlerin yazılarını okudum. Yalnızlığın kitabı diyorlardı, evet öyleydi. Kaderden kaçılmayacağını söylüyorlardı, evet o da vardı. Umut ve beklemek de vardı. Bunların hepsi vardı evet. Eğer Drogo bir subay olmasaydı bunlarla yetinebilirdim. Bir öğretmen olsaydı ya da bir yazar.

Oysa bir subaydı o. Tüm eğitimini olacak bir savaş üstüne kurmuş bir askerdi. Hayatını anlamlandıran şey, savaş denilen ve her gün yaşayamayacağımız bir anomaliydi. Beklentisi, kendisi öyle sanmasa da, uzak bir geleceğe programlanmıştı. Mesleki beklentisi hayat beklentisine dönüşmüş bir anomaliye evrilmiş bir insan. Bir öğretmen olsaydı eğer, bir sonraki dersi bekleyecekti. Mesleğiyle hayatı bir noktadan sonra ayrışacaktı. Mesleği dışında da bir hayatı olacaktı. Ya da bir yazar olsaydı, hep anı yaşayacaktı. Hayatını gözlemle, gözlemini yansıtmak için yazdıklarını düzeltmekle geçecekti.

Benim okumama göre Drogo kendi seçimini yaşadı. Uzak geleceğin belirdiği, hayata geçtiğine inandığı zamanda da, kifayetsiz kalmış, tükenmiş ömrünü kucağında bulduğunda, “ben ne ettim, ne boş şey uğruna tükettim hayatımı” diye, ondan hiç düşünmedi. Finalini okuyunca anlayacaksınız ne demek istediğimi.

Çünkü onun seçimi tamamen kendi inisiyatifiyleydi. Yoksa onca fırsatı kaçırmaz, işinin dışında var olduğunu düşündüğü hayata bir yerlerinden katılırdı. Yapmadı ama. Oysa Celine’nin Bardamu’su, Gecenin Sonuna Yolculuk’ta bunu yapar. Üstelik kendi arzusuyla yazılmıştır askere o da. Ama çok çabuk fark eder ne menem bir pisliğin içine düştüğünü. Öylesine tutunur ki hayata, bir asker arkadaşının Almanlara esir olmayla alakalı planlarını en büyülü edebi eseri dinler gibi dinler. Fark işte, biri gönüllü asker diğeri eğitimli subay.

Bir kısır döngünün içinde kısır kalmış hayatını yaşarken Drogo, bunun acısını içinde hisseden okur, bunun bir seçim olduğunu da aklının bir köşesinde hep tutmalı bence. Zira hayat, anı seçmekle alakalıdır çoğunlukla. Uygun anda uygun hareketi yapamazsan başaramazsın. Erken davranırsın, yenilirsin. Geç kalırsın, zaten yenilmişsindir. Drogo yanlış yaptı. Hem erken davrandı hem geç kaldı. Hem kaybetti. Hem kaybettirdi. Ya da söylenebilir ki, insanın hayatı yaptığı hatalarla örülüdür. Bazıları anlıktır, bir daha yaşanmamak üzere mazide kalır. Düzeltilemez. Bazılarıysa düzeltmek için bir fırsat verir. İşte bu fırsatı kaçırmamak gerekir.

Dino Buzzati’nin bu şaheserini okuma listenize alın derim. Celine diyecek lafım yok zaten. O çoktan olmalı listenizde. Hani şu "Gecenin Sonuna Yolculuk" canım.
Tatar Çölü, yalnızlığın, yanlış tercihlerin, alışmanın, vazgeçememenin, beklemenin, umut etmenin, acı çekmenin, özlemenin, yaşamın, ölümün kitabı... Kısacası insan hayatı içerisinde yer alan en gerçek duyguların kitabı.

Yalnızlık ömür boyudur. İnsan ne kadar büyük kalabalıklar içerisinde bulunursa bulunsun yalnızdır. Ne yaparsa yapsın bu uçsuz bucaksız yalnızlık hissini, yüreğindeki o kocaman boşluğu söküp atamaz. Bir yakınımız öldüğünde, en yakın arkadaşımızla kavga ettiğimizde, sevgilimizden ayrıldığımızda o yalnızlık hissini en derin şekilde yaşarız. Çünkü beklemediğimiz ve hiç ummadığımız bir durumla karşı karşıya kalmışızdır. İşte o an yüreğimizin sesini dinlediğimizde ne kadar yalnız olduğumuzun farkına varırız. Ve hiç kimse bu yalnızlık hissimize gelip de çare olamaz. Çünkü acı çektiğimizde o acımız sadece kendimize aittir. Bize özeldir. O acıyı birazcık olsun dindirmemiz, acımızdan bir parça olsun alıp başkasına vermemiz mümkün değildir. Kurulacak hiçbir cümle veya söylenecek söz acımızı dindirmeye, yaralarımıza merhem olmaya yetmez. İşte o zaman anlarız ki, yalnızızdır, hem de yapayalnız...

Yalnızlığımızın içerisinde hep bir bekleyiş, hep bir umut ediş vardır. Bir gün, yıllar boyunca beklediğimiz ve olmasını hayal ettiğimiz şeyler olacak diye bekleriz. O kutlu günü iple çekeriz. Geleceğin bizim için çok daha güzel bir hayat hazırladığını umut ederiz. Hatta bütün hayatımızı belki de o beklediğimiz gaye uğrunda gözümüzü kırpmadan harcarız. Yıllarımızı, senelerimizi o kutlu gün için feda ederiz. O gün geldiğinde bütün çabalarımızın ve emeklerimizin karşılığını bulacağını ve o günden sonra çok daha güzel bir hayata sahip olacağımızı umut ederiz. Peki ya o beklediğimiz kutlu gün hiç gelmezse? Daha doğrusu kitaptaki soruyu direkt sorayım: "Ya, gayet sıradan bir yazgıya sahip sıradan biri olarak yaratılmışsak?”

İşte Tatar Çölü, böyle yoğun ve gerçekçi bir şekilde yalnızlık hissi ile bekleme hissini okura geçirebilen bir kitap. Yazarın oldukça hüzünlü ve efsunlu bir dili var. Sanki en basit cümleleri bile kurarken arka fonda hüzünlü bir müzik çalıyormuş gibi hissediyorsunuz. İnsanın yalnızlığını ve hayal kırıklıklarını anlatırken yalnızlığı ve hayal kırıklığını tam yüreğinizde hissediyorsunuz. Bir anda hüzünleniyorsunuz. Yüreğiniz daralıyor. Kitabın kahramanı olan Giovanni Drogo'ya elinizi uzatıp kitaptan çıkarmak istiyorsunuz. İşte bu kitap, yukarıda da yazdığım gibi, hayatı, yalnızlığınızı, alışkanlıklarınızı, beklentilerinizi, değerlerinizi, her şeyinizi sorgulatıyor.

Tatar Çölü Giovanni Drogo'nun otuz yılını anlatan bir roman. Romandaki mekanlar, şehir ve Bastiani Kalesi. Kalenin kuzeyi çöl, Tatar çölü. Issızlığın ortasında yıllarını harcayan ve umutla bir şeylerin olmasını bekleyen binlerce asker... Sadece bu paragraf bile kitabın konusunu tasvir etmeye yeterli aslında. Ama biraz daha derinleştirmekte fayda var.

Giovanni Drogo, askeriyeden ilk görev yeri olarak kuzeyinde ıssız Tatar çölü bulunan Bastiani Kalesi'ne atanan bir subaydır. Drogo'nun Bastiani Kalesi’ne gidişi ile roman başlar. Kahramanımız, burada kalmak istemese bile zamanla alışkanlıkların ve rahatlığının etkisi ile kalede yıllarca kalmaya karar verir. Bu karar onun hayatındaki en önemli ve bütün hayatını etkileyen karar niteliğindedir. Aslında Drogo başlangıçta hemen geri dönmek ister ancak hastalık gerekçesiyle gitmenin mesleğine zarar vermesinden çekinerek dört ay kaldıktan sonra gitmesinin uygun olduğuna karar verir. Bu karardan sonra, kale bir takıntı, beklenen serüvenin gerçekleşeceğine inanılan yer, umut, kahramanca bir yazgının beklentisini körükleyen yer haline gelir. Bastiani kalesi artık Drogo'nun gitme gücünü elinden almıştır. Nasıl mı? Drogo zamanla kaleye alışır ve buradaki rahatlığından vazgeçemez. Zamanla Tatar çölüne olan tutkusu ve çölün derinliklerinden geleceğine inandığı kahraman yazgısı onu şehir yaşantısından daha çok cezbetmeye başlar. Kısacası kaleye alışır ve bu alışkanlık Drogo'nun yaşamında birçok şeyden vazgeçmesine sebep olur. Sonuçta tercih Drogo'nun tercihidir ve kalede kalma tercihi Drogo'yu hayallerinden oldukça uzak bir yere götürür ve arkasından kapıyı kilitler. Artık Drogo alışkanlıklarının ve umutlarının kölesi olmuştur. Aslında Drogo'nun Bastiani Kalesi'ne ilk gittiği zamanlarda kale ile ilgili kurduğu şu cümle her şeyi açıklıyor: "Burada her şey bir feragati andırıyordu; ama ne uğruna, hangi gizemli şey uğruna bir feragatti bu?"

Yine kitabın içerisinde yer alan ve Drogo'nun tercihini en iyi özetleyen cümlelerden birisi de şu cümledir: "Belirli bir zamanda, arkamızda bir kapı kapanır ve bir şimşek hızıyla kilitlenir; geri dönecek zaman kalmamıştır."

Son olarak, hayatımızda değişiklik yapmaktan ve alışkanlıklarımızdan vazgeçmekten korkmamalıyız. Bu hayat bizim hayatımız ve alışkanlıklarımızın veya kararlarımızın kölesi olmamalıyız.Çünkü alışkanlıklarımız ve geri dönemediğimiz kararlarımız, biz fark etmeden öylesine büyür ve vazgeçilmez olur ki, bir gün bir bakmışız hayatımızın sonuna gelmişiz ve elimizde hiçbir şey yok...

"Bir sayfa, böylece, yavaşça çevrildi ve tüketilmiş günlere eklenerek öbür tarafa geçti, şimdilik biriken sayfalar ince bir cilt oluşturmakta ama buna karşılık kalan sayfalar bitmek bilmez bir hacim sunmaktadır. Ama yine de biten bir sayfadır, teğmenim, yani yaşamın bir parçası."
DROGO’YA,
Tatar Çölü’nü yeniden okurken adım adım yaşadığın her ana şahitlik ettim... Sen yaşadığın kenti, anneni, arkadaşlarını ve tüm sevdiklerini “bir eylül sabahı” terk ederken yanındaydım. "Yıllardan beri hep bu anı, gerçek yaşamının başlayacağı bu günü” beklemiştin, sezmiştim bunu. Başlangıçlar her daim heyecan verir insana, heybende güneşli günlerin beklentileri, yeni dostlukların hevesleri, dolu dolu yaşanacak bir hayatın heyecanları vardı, halinden bildim… Gerçi sana hayat veren yazar “terk etmek” fiilini bilinçli mi seçti acaba?” diye bir an tereddüt geçirmedim değil. Sonra senin gidişin için sonbaharın seçilmesi, sonbaharın da ayrılığı, hüznü filan çağrıştırması da kafama takıldı, ama ben yine de umutlarına yoldaşlık etmeyi seçtim, başka türlüsü olamazdı zaten, sen öyle hayat ve heyecan doluydun ki benim başka türlü düşünmeye hakkım yoktu.
Sonra yolculuk başladı, senin kafanın içinden geçenleri duyabiliyordum yazar sayesinde.:) Yolun başında yakın olarak gördüğümüz Bastiani Kalesi’nin aslında zannettiğin kadar yakın olmadığını fark ettiğinde gözlerinde ilk hayal kırıklığını gördüm, ama önemsemedim. "Olsun, uzak olsun, ne çıkar, yollar aşılmak için değil midir?" dedim kendi kendime, sen de öyle düşünüyordun. Sonra Yüzbaşı Ortiz’le karşılaştık. Pek iç açıcı bir sohbet yaptığınızı söyleyemem. Senin heyecanlı hallerine karşın onun donuk bir yüz ifadesi vardı ve sana da pek yardımcı olmadı aslında. Sen Ortiz’e sordun: " Kalede insanın canı sıkılmıyor mu, yüzbaşım?” Ortiz’in kayıtsızca “İnsan alışıyor.” diye cevap vermesi zihninde ilk soru işaretlerinin oluşmasına neden oldu ama heyecandan bunu da çok önemsemedin.
Kaleye ulaştığında hiçbir şey hayal ettiğin gibi değildi, bunu biliyorum. Geri dönmek, bazılarının yaptığı gibi oradan ayrılmak için bir süre mücadele ettin, ama sonra yavaş yavaş alışkanlığın tatlı rehaveti tüm bedenini sardı. Alışkanlıklar ve monoton hayatın kendince ritmi zamanla kanına işledi ve Bastiani Kalesi'ni senin için aşamadığın bir hapishaneye dönüştürdü. Öyle ki “kale”nden biraz uzaklaştığında onu arar, özler hale geldin.
Bir keresinde "odanda hüzünlü ve yitmiş bir biçimde, bir lambanın ışığında yatağının kenarında otururken" görmüştüm seni. "Gerçek yalnızlığın" ne olduğunu o zaman anladım. “Çirkin olmayan, tamamen lambri kaplı bir oda, geniş bir yatak, bir masa, pek rahat olmayan bir divan, bir dolap”tan ibaret odanda kendi dünyana gömülmüş bir şekilde yaşamaya çalışıyordun. Seni “bekleyen yaşamı düşünüyor, kendini bu dünyaya, bu dağlara, bu yalnızlığa yabancı hissediyordun” sanki. "Annene mektup yazmaya başladın sonra, birden kendini çocukluğundaki gibi hissettin. Yapayalnız bir fenerin ışığında, artık kimsenin seni görmediği bir anda, tanımadığın bir kalenin ortasında, evinden uzakta, bildik ve güzel şeylerin hepsinden uzakta, en azından yüreğini tamamen açabilmenin bir teselli olacağını" düşünüyordun. Olmadı, yazmak da, "saatleri unutacak kadar okumak" da, dostların da, kasabadaki küçük eğlenceler de teselli olmadı yalnızlığına. Geri dönmek de mümkün olmadı, kabullendin ve “Bastiani Kale”nin duvarlarını aşamadın, kendine yabancılaştın, hüzün, yalnızlık ve melankoli seni esir aldı. Gidenler vardı oysa, sen kalmayı seçtin. Seçim senin seçimindi. Ben yanında sessiz sedasız seni izlerken, tüm hayal kırıklıklarına teker teker şahitlik ederken, senden çok şey öğrendim. Yazarına ve sana çok teşekkür ediyorum...

Benim senden öğrendiklerime gelince: Ömrümüz aslında hep bir şeyleri beklemekle geçiyor, taa çocukluk yıllarımızdan itibaren mutlulukları beklemeye şartlandırılıyoruz adeta. Ânı fark etmek, ânın tadını çıkarmak yerine hep belirsiz olan bir şeyleri bekliyoruz ve mutluluğun o beklenilen şey gerçekleştiğinde yaşanılacağına inanıyor, bu şekilde kendimizi teselli ediyoruz. Oysaki zamanımız sınırlı ve geçen her saniye aleyhimize işliyor, hayat kaçıyor, yaşanmadan, yaşanamadan, bekleyerek geçip gidiyor. Yazar romanda metaforik bir anlatımı tercih ediyor. İnsanın hayatta heyecanını yitirmesiyle birlikte sıradanlaşan, monotonlaşan, birbirinin aynı haline gelen günlerinin onu nasıl yavaş yavaş tükettiğini, ruhunu nasıl boşalttığını anlatıyor bize. İnsana, insanlığa bir uyarı yapıyor aslında. Monotonluk bir zehir gibi girer insanın kanına. İnsan, rahatlığa, alışkanlığa esir düştüğünde bu durum onun içine kapanıp kaldığı bir kaleye dönüşür adeta. Aslında bu kalenin surlarını aşmak başlangıçta kolay gibi görünür, ama zaman geçtikçe insan daha da gömülür kendi kalesine ve sonunda içinden çıkamaz hale gelir.
Buzzati, insan ruhunu iyi tanıyan bir yazar ve romanıyla bizleri alışkanlık tuzağına düsmememiz konusunda nazik bir şekilde uyarıyor. Etrafımızda bizi bundan alıkoyan onca engel varken hayatın anlamını keşfedip kendimizi aşmak, beklemek yerine faaliyete geçip şartları değiştirmek hiç kolay değil. Ama her şeye rağmen harekete geçmek ve makus talihimizi yenmek "bizim elimizde" yeter ki bu farkındalıkla yaşamayı öğrenelim. Anahtarlar içimizde...

Not: Yazıda yer yer kitaptan alıntıları kullandım, bu alıntıları tırnak içinde verdim. Akışı bozmamak adina sayfa numaralarını belirtmedim, ancak yaptığım tüm alıntılar sayfamda mevcuttur.



BU KİTAP HAKKINDA YAZDIĞIM DİĞER İNCELEMEMİ ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA BLOGUMDAN OKUMAK ISTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...-uzerine-dusunceler/
Güzel bir roman nasıl olmalıdır? Çoğu iyi oluyucunun bolca düşündüğü bir konu olabilir bu. “Güzel roman!” Öncelikle yaşama dair olmalı galiba, anlatılan yaşamı iyi kurgulanmış karakter veya karakterler üzerinden vermeli ki okuyucuya kendisini bulabilsin okur o karakterde bir de. Okuyucuyu romanın içine çeken yazar düşündürtmeli ve sorgulatmalı kendisini ve yaşamını. Edebi dili doyurucu olmalı, yormamalı ve sıkmadan anlatılmalı konu. Daha nice nitelik eklenebilir ya anlatmaya çalıştığım işin zorluğu. Buzzati benim nazarımda Tatar Çölü ile başarmış güzel roman yazmayı. Karakter, mekan ve anlatı nefis. Roman kısa ve net. Okuyucu bir kaç sayfadan sonra girebiliyor romanın içine ki bu çok önemli. Sonraki anlatılanlara değil de okuyucunun kafasında oluşanlara bakmalı. Düşünüp sorguladıklarına...

Yalnızlık nedir? Zor bir soru değil mi? Herkesin yalnızlığı başka, herkesin yalnızlığı yaşayışı da başka. Kimisi yalnızlığını kendisi seçmiştir kimisi de itilmiştir, kimisi sessiz sedasız yaşar yalnızlığını kimisi de nafile gürültü ve kahkahalarıyla geçiştirir bunu. Güzel roman dedik ya boşuna değil elbet var bir bildiğimiz.

Peki var olmak nedir? Varoluş nedir? Bunun felsefesi ve akımı var değil mi? Nice söz söylenmiş kalın kalın kitaplar yazılmış üstüne de net bir cevap bulunamamış mevzu bu. Tatar Çölü bir asker üzerinden bunu da sorgulatır okuyucuya kısacık romanda. Kısa dedik ama, ağırdır haa...

Bana göre her insanın varoluş mücadelesidir yaşamı. Bunun anlamı da olmalıdır pek tabi. Hoyratça harcanan gençlik günlerinde ve çoşkusunda pek farkına varmasa da kişi yaş aldıkça kavrar meseleyi. Bazen iş işten geçmiştir bazen de vakit vardır ölümlü sona. Her ölüm erken ölümdür der şair ya her hayat da yarım kalır galiba...

Kitabı bitirmeme az kaldı, Semih’in incelemesini okuyunca gaza gelip evimin balkonunda cep telefonundan yazmak geldi içimden. Sarstı beni bu kitap be. Vallahi fena sarstı....
HAYAT MI EDEBİYATTAN BÜYÜK YOKSA EDEBİYAT MI HAYATTAN BÜYÜK ?

Yakın zamana kadar hayatın edebiyattan büyük olduğunu düşünürdüm, bir süredir tam tersini düşünüyorum. Edebiyat hayattan büyük.. Bu muhteşem kitap da bu düşüncemi iyice pekiştirdi.

Eğer sustuklarımız, söylediklerimizden daha kıymetli ve bizi daha çok anlatıyorsa edebiyat hayattan büyük demektir. Belki bir yanılgı bu, belki de bir yenilgi..

Edebiyat neydi? Kırgın insanların son tesellisi mi, sığındığı son liman mı?

Tatar Çölü neydi, neresiydi,var mıydı yok muydu? Hayat mıydı,dünya mıydı ,düş müydü ,rüya mıydı?İnsanlarla kavga etmek yerine kendinle kavga etmek, sonra kendinle olan kavgayı da bırakmak mıydı? Kavgasız yaşanır mıydı, nasıl yaşanırdı?

“Zamanı çıplak gözlerle görebilenin dünyadan dışarılara ilk kez bakması gibi biraz şeydi”

Zaman mı bizim içimizden geçiyordu yoksa biz mi zamanın içinden?

İnsan daha da mutsuz olmamak için belirli bir mutsuzluğu seçebilir miydi?

Gerçeklikle bağı ne kadar zayıflasa da insanın, akşam olunca evine giden yolu bulabilmesi mucize değilse neydi?

İnsan tutunduğu dallarını, kendi bindiği dallarını kendisi mi kesiyordu? Yoksa görünmeyen testereler mi atanmıştı bu görev için?

İnsan başka hiçbir şeye muhtaç değilse bile, bir aldanışa ve bir teselliye mi muhtaçtı?

Bazen küçük bir an için ömür bile verilir miydi?

“İnsan, insandır.” demişti Shakespeare.

Sustum..
Tatar Çölü, neler denmez ki onun için.. Okuyanlar kendi görsün anlasın isterim aslında. Geç kalmış bir inceleme mi desem yorum mu bilemiyorum.

O kadar beni etkisi altında bıraktı ki Dino Buzatti, bilen bilir naçizane yazdığım yazılarda bile istilaya uğradım sanki. Söz etmeden geçemedim eserden ve kahramanından.

Bir bekleyiş diyelim Tatar Çölüne. Ki "beklemek en korkunç halidir yaşamın" der (yanlış hatırlamıyorsam) Fuzuli. Sabırlı ve inatçı bir bekleyiş, bir alışkanlık, bir vazgeçememe.. İlk fırsatta dönerim diye gidilen bir yer, sonra vazgeçilemez hale gelen alışkanlıklar. Bu delilik olmalı. Ben bu deliliği kendimden bilirim :)) Kalamam ben burda diye gittiğim ve her şeyimle bağlandığım bir şehir. Elbet oldu. Kendimi gördüm bu yüzden ve kendime kızdığım gibi kızdım. Bazen acıdım. Ara verdiğim sıralar konuştum Drogo ile. Böyle yapıyorsun ama nereye varacak bu işin sonu ömür gidiyor dedim. Kendi kendime cevap verdim sonra. Herkesin ömrünü harcadığı bir şey var. En nihayetinde "harcanıp gidiyor ömür dediğin" güzel cevap valla dedim. Beyhude bulduğum zamanlarda oldu bu bekleyişi. Ama bir karardı bu bir seçim.. Hak verdim sonunda kendine de Drogo'ya da.

Kitap ilerledikçe baktım ki kalede zamanın nasıl geçtiğini bende anlamamışım. Su gibi akıp geçmiş tabiri caizse. "Zaman akar zaman geçer" zaman Bastiani Kalesi'nin içinde.

İnsan nasılda hayatı bulunduğu yerden ibaret zannediyor. Orası dışındaki bütün hayatı silip atıyor. Yok sayıyor. Gülünç buluyor. Dünyanın, kainatın bulunduğu yer olduğu fikrine kapılıyor. Bulunduğu yerle bütünleşerek var oluyor. Bazı insanlar tabi. Onlar için vazgeçmek, dönmek çok zordur. Kitapta bir çok duygunun yoğunluğunu buluyorsunuz. O kadar çok şeyi o kadar güzel anlatmıştı ki Dino Buzatti uzun süre inceleme yazıp yazmamayı düşündüm. Sayın Metin T. de kitabın etkisi altında yazdığım bir yazıyı incelemeye çevirmemi istemişti ama ancak bu kadarını yapabildim. Affına sığınıyorum.

Bu kitapta bir çok şeye karşı düşünceniz değişecektir. Ki bir kitap sizi değiştirmiyorsa bence okunmasa da olur demektir. Bekleyiş, alışkanlık, bütünleşme, savaş, asker, eşya kelimelerine yeni tanımlar oluşacak kafanızda, bilinciniz ve Dino Buzatti'nin bilincinize yaptığı anlaşılamaz saldırı sayesinde. Bir anda kitabın kahramanı gibi onun kalemine kalacak düşünceleriniz. Ne kadar direnseniz de onun istediği noktada bulacaksınız kendinizi en sonunda. Drogo ile beraber o otel odasında.... Gerisini siz okuyun siz karar verin. Ama okuyun :)

Sanki buraya en çok bu yakışır;
https://youtu.be/iQxHjIB1-pQ
Bu kitabın son sayfalarına geldiğim zaman bana Pablo Nerudo’nun şiirini aklıma getirdi. Tarif edecek daha iyi kelimeler bulamazdım bundan dolayı yazmayı düşündüğüm incelememden vazgeçtim.

Yavaş yavaş ölürler

Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına
çıkmamış olanlar.
Ah Drogo,
Senle birlikte ben de yaşlandım be adam!
Kendini Bastiani Kalesi'ne hapsettiğin gibi,
Beni de kitap bitene kadar odama hapsettin!

Ha oldu ha olacak tamam bu sefer kesin var bir şeyler diye diye kitabın sonunu getirdim resmen.

Kitaba "Tatar Çölü"nden ziyade "Bir <HİÇ>liğin Öyküsü" adını daha uygun görüyorum artık.

Sabreden derviş muradına ermiş miydi gerçekten?

Kaderden kaç(a)mayış, umut, bekleyiş, yalnızlık hepsi var bu kitapta ve okurken birçok yerde kızıyorsunuz eğitimli bir subay olan Drogo'ya. Başlarda sabırsız umutlu bekleyişleri bir süre sonra beklentilerin düşürülmesiyle yerini kabullenişlere bıraktı. Kitabın bazı yerlerinde tam anlamıyla《gözden ırak olan gönülden de ırak olur》temalı bölümler vardı. Ve araya mesafe ile zaman girdiğinde hiçbir şeyin eskisi gibi kalmadığını bir süre sonra da alışkanlıklarını terkedemediğini gördü Drogo. Gördü de ne oldu ki! Yavaş yavaş öldü ruhu, hayalleri, istekleri ve nicesi...

En başa döndürebilseydi eğer her şeyi, gider miydi Drogo? İnanır mıydı diğerlerinin sözlerine? Hayatını koskoca bir hiç uğruna harcar mıydı?

Hızına yetişemediğimiz zamanın herhangi bir yerinde, durup bir süre -gerçek manada- "Ben ne yapıyorum?" diye kendimizi sorgulayabilmek temennisiyle^^
Genç Teğmen Drogo İlk görev yeri olarak Tatar Çölü'ndeki Bastiani Kalesi'ne atanır.Tecrit edilmiş ,sosyal hayattan uzak olan bu kaleden gitme planları yapip bian önce bu kaleden kurtulmak isterken; daha sonraları alışkanlık haline gelen bu kaleden sınır ötesinden savaşın çıkacağı zamanı ve kahraman olacağı günü beklemekle geçecektir ömrü ...

Duygusal bi zamanda okudum kitabı.Hala daha etkisindeyim.Kitap size yasaminizi,hayata bakisinizi sorguluyor.Hepimiz birer Drogo oluyoruz . .

Bazen siz kalenize "Kader"gözüyle bakıp sikintilariniza sabredip ,güzel günlerinize sukredip;yazginiza teslim olup yureginizdeki inançla yürümeye,yol almaya devam edersiniz... Ta ki uzakta ,sonsuz uzaklıktaki güzel günlere kavuşma ümidiyle yureginizin Tatar Çölü 'ne inşirah salınana kadar ebediyette fani olmaya çalışırsınız ...

Bazen yaşadığınız hayat bambaşka ,hayalleriniz bambaşka herşeye rağmen "Umut"kalesine sığınıp hayatınızdaki grilerden ve siyahlardan yorulup,uzaklardan Tatar Çölü'nden gelecek olan icinizin yagmurlarini giderecek gökkuşağını beklemekle avunursunuz ...Bir de bakarsınız şairin dediği gibi sonunu getiremediginiz umudun tutsagi olmussunuzdur ...

Bazen iradenizle seçim yaptığınız halde İlk önceleri çok zayıf olan onemsemedikce de kirilmayacak kadar sağlam olan "Alışkanlık"kalesine mahkum edersiniz kendinizi ...Yaptığınız yanlış seçimle veya monoton hayatı yaşamaya mecbur kalmakla yanlış iliklenen bir gömlek gibi en başta hata yaptığınızı sonuna gelmeden anlayamiyorsunuz. Yasamimizin alistiginiz,eskittiginiz kisina ,Tatar Çölü'nden gelecek olan baharı beklemekle geçer ...

Ama kışta da güzelliklerin olduğunu unutursunuz ...O sıkıldığınız of'layip
puf 'ladığımız hayata,yasamadigimiz günlere özlem duyarak haksızlık etmiş olmaz miyiz?

Henüz lisedeyken mutlu olmayı ,üniversite kazanmaya erteledik ...Kazandık , mezun olduk .iş bulunca veya ataninca dedik,erteledik ..iş bulduk atandik hatta yuva kurduk yine mutlu olamadık daha ne zaman kalbimizi esir alan bu surlardan sıyrılıp mutlu olmaya sıra gelecek ? Oysa mutluluk nefes almak ,özgürlüğünün kanatlariyla uçmak ,sahip olduklarımizin farkında olmak değil miydi?
Bizi esir alan "Şikayet ","nankörlük" "tamahkarlik" vs kalesinden ne zaman kurtulacagiz ?

Aslında hayat başlar ve biter. Nasıl başlayıp nerede sona erdiği değil, ikisi arasına neler sığdırabildiğimiz ;kötülüğe ve kötülerin kirintisina bile izin vermeden şükrederek güzel anılar,güzel insanlar biriktirerek akıntıya kapılmadan azimle yürüyebilmektir önemli olan ...

Keyifli okumalar ...
Umut ve beklemek, bu iki kelime romanı özetler. Düşüncelerimi yazdığım zaman romanı anlatmış olacağım. Okurken belli bir kesimde durağanlaşmış gibi olan roman aslında umut etmenin ve beklemenin en güzel trajik bir şekilde anlatımına sahip. Vaz geçmek için ellerine fırsatlar geçen bir sürü subayın bir şekilde kuzeyden gelecek bir savaş ihtimaline karşı umutlanmaları ve bu umut üzerine beklemeleri ile geçmekte. Düşündüğümde genç teğmenin ve diğer subayların varoluş maksadına dönen görev yaptıkları kale bir nevi onların hapishanesi oluyor, zorla değil kendi istekleriyle kaldıkları. Aslında bir çoğumuzun yaşantısı da böyle ya, öyle olduğunu anlatacak ve kanıtlayacak derman hissetmiyorum kendimde. Tıpkı roman kahramanı Drago'nun yıllarca bekleyip te en son ayağına geldiği savaşın başlamak üzere olduğunu bilip te rahatsızlığı sebebiyle kaleden gönderilip yolda bir handa ölümünü beklediği gibi...Tavsiye ederim, sıkılma ihtimalinizde vardır, demedi demeyin.

Yazarın biyografisi

Adı:
Dino Buzzati
Unvan:
İtalyan Romancı, Öykü Yazarı, Ressam, Şair ve Gazeteci
Doğum:
Belluno, İtalya, 16 Ekim 1906
Ölüm:
Milano, İtalya, 28 Ocak 1972
Dino Buzatti, 16 Ekim 1906 tarihinde İtalya'da San Pellegrino'da doğdu. Ailesi sonradan Milano'ya yerleşti. Buzzati, hukuk fakültesini bitirdikten sonra, Corriera della sera gazetesinde çalışmaya başladı. Onu sonraki yazarlık yaşamına hazırlayan üç tutkusu vardı: Dağ, resim, şiir. İlk romanı olan Barnabo delle Montagne'yi 1935'te yazdı. Başyapıtı sayılan Tatar Çölü'nü 1940'da yayınladı. 1939'da Corriera della sera adıans avaş muhabiri olarak Addis Ababa'ya gitti ve gözlemci olarak da olsa, katıldığı çarpışmaları yazdı. Buzzatı'nin ayrıca Il Segreto del Bosco, Vecchio, I sette messaggeri, Paula alla Scala, Il gtande ritratto, Sessanta racconti Il Colombre gibi yapıtları yanında tiyatroya uyarlanmış çalışmaları ve resimleri de vardır.

Üslubu, birçok bakımdan Kafka'ya benzetilen Buzzati değeri geç anlaşılmış bir yazardır. Hatta önce kendi memleketi olan İtalya'da değil, Fransa'da ilgi görmüştür.

28 Ocak 1972'de Milano'da ölmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 97 okur beğendi.
  • 769 okur okudu.
  • 23 okur okuyor.
  • 696 okur okuyacak.
  • 10 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları