Geri Bildirim
Dino Buzzati

Dino Buzzati

8.4/10
314 Kişi
·
591
Okunma
·
89
Beğeni
·
3.785
Gösterim
Adı:
Dino Buzzati
Unvan:
İtalyan Romancı, Öykü Yazarı, Ressam, Şair ve Gazeteci
Doğum:
Belluno, İtalya, 16 Ekim 1906
Ölüm:
Milano, İtalya, 28 Ocak 1972
Dino Buzatti, 16 Ekim 1906 tarihinde İtalya'da San Pellegrino'da doğdu. Ailesi sonradan Milano'ya yerleşti. Buzzati, hukuk fakültesini bitirdikten sonra, Corriera della sera gazetesinde çalışmaya başladı. Onu sonraki yazarlık yaşamına hazırlayan üç tutkusu vardı: Dağ, resim, şiir. İlk romanı olan Barnabo delle Montagne'yi 1935'te yazdı. Başyapıtı sayılan Tatar Çölü'nü 1940'da yayınladı. 1939'da Corriera della sera adıans avaş muhabiri olarak Addis Ababa'ya gitti ve gözlemci olarak da olsa, katıldığı çarpışmaları yazdı. Buzzatı'nin ayrıca Il Segreto del Bosco, Vecchio, I sette messaggeri, Paula alla Scala, Il gtande ritratto, Sessanta racconti Il Colombre gibi yapıtları yanında tiyatroya uyarlanmış çalışmaları ve resimleri de vardır.

Üslubu, birçok bakımdan Kafka'ya benzetilen Buzzati değeri geç anlaşılmış bir yazardır. Hatta önce kendi memleketi olan İtalya'da değil, Fransa'da ilgi görmüştür.

28 Ocak 1972'de Milano'da ölmüştür.
“Derken bir sabah, Drogo, uyandığında, yerde döşemenin üzerinde güzel bir güneş huzmesinin parladığını gördü ve baharın geldiğini anladı.”

...

“gecelerini kaplayan çatırtılar putrellerdeki o yaşam kalıntılarının sesleridir”
Ya aslında yanılıyorsa? Ya gayet sıradan bir yazgıya sahip sıradan biri olarak yaratılmışsa?
Her zaman olduğu gibi, güneşin battığı bu saatlerde, Drago’nun ruhu şiirsel bir heyecanla doluyordu. Şimdi, umut saatiydi.
Ben bir eseri okuduğumda, eğer o eser güzelse etkisinden kolay kolay çıkamam. Zaten etkisinde kalmadığım esere de güzel demem. Döner döner okurum çarpıcı yerlerini. Bu okumalarımda bir de bakarım ki, bir yığın çarpıcı şey varmış ve ben onları kaçırmışım. Esere başlamadan önce ne önsöz okurum ne de hakkında yazılmış şeyleri. Anlamak için kendime şans vermek isterim. Öyle olmazsa insan kendi okumasını asla yapamaz, diye düşünürüm.

Tatar Çölü’nü okuduğumda da öyle oldu işte. Döndüm okudum, okudum düşündüm. Sonra, bakalım ne demiş el alem diye, diğer okurların, eleştirmenlerin yazılarını okudum. Yalnızlığın kitabı diyorlardı, evet öyleydi. Kaderden kaçılmayacağını söylüyorlardı, evet o da vardı. Umut ve beklemek de vardı. Bunların hepsi vardı evet. Eğer Drogo bir subay olmasaydı bunlarla yetinebilirdim. Bir öğretmen olsaydı ya da bir yazar.

Oysa bir subaydı o. Tüm eğitimini olacak bir savaş üstüne kurmuş bir askerdi. Hayatını anlamlandıran şey, savaş denilen ve her gün yaşayamayacağımız bir anomaliydi. Beklentisi, kendisi öyle sanmasa da, uzak bir geleceğe programlanmıştı. Mesleki beklentisi hayat beklentisine dönüşmüş bir anomaliye evrilmiş bir insan. Bir öğretmen olsaydı eğer, bir sonraki dersi bekleyecekti. Mesleğiyle hayatı bir noktadan sonra ayrışacaktı. Mesleği dışında da bir hayatı olacaktı. Ya da bir yazar olsaydı, hep anı yaşayacaktı. Hayatını gözlemle, gözlemini yansıtmak için yazdıklarını düzeltmekle geçecekti.

Benim okumama göre Drogo kendi seçimini yaşadı. Uzak geleceğin belirdiği, hayata geçtiğine inandığı zamanda da, kifayetsiz kalmış, tükenmiş ömrünü kucağında bulduğunda, “ben ne ettim, ne boş şey uğruna tükettim hayatımı” diye, ondan hiç düşünmedi. Finalini okuyunca anlayacaksınız ne demek istediğimi.

Çünkü onun seçimi tamamen kendi inisiyatifiyleydi. Yoksa onca fırsatı kaçırmaz, işinin dışında var olduğunu düşündüğü hayata bir yerlerinden katılırdı. Yapmadı ama. Oysa Celine’nin Bardamu’su, Gecenin Sonuna Yolculuk’ta bunu yapar. Üstelik kendi arzusuyla yazılmıştır askere o da. Ama çok çabuk fark eder ne menem bir pisliğin içine düştüğünü. Öylesine tutunur ki hayata, bir asker arkadaşının Almanlara esir olmayla alakalı planlarını en büyülü edebi eseri dinler gibi dinler. Fark işte, biri gönüllü asker diğeri eğitimli subay.

Bir kısır döngünün içinde kısır kalmış hayatını yaşarken Drogo, bunun acısını içinde hisseden okur, bunun bir seçim olduğunu da aklının bir köşesinde hep tutmalı bence. Zira hayat, anı seçmekle alakalıdır çoğunlukla. Uygun anda uygun hareketi yapamazsan başaramazsın. Erken davranırsın, yenilirsin. Geç kalırsın, zaten yenilmişsindir. Drogo yanlış yaptı. Hem erken davrandı hem geç kaldı. Hem kaybetti. Hem kaybettirdi. Ya da söylenebilir ki, insanın hayatı yaptığı hatalarla örülüdür. Bazıları anlıktır, bir daha yaşanmamak üzere mazide kalır. Düzeltilemez. Bazılarıysa düzeltmek için bir fırsat verir. İşte bu fırsatı kaçırmamak gerekir.

Dino Buzzati’nin bu şaheserini okuma listenize alın derim. Celine diyecek lafım yok zaten. O çoktan olmalı listenizde. Hani şu "Gecenin Sonuna Yolculuk" canım.
Tatar Çölü, neler denmez ki onun için.. Okuyanlar kendi görsün anlasın isterim aslında. Geç kalmış bir inceleme mi desem yorum mu bilemiyorum.

O kadar beni etkisi altında bıraktı ki Dino Buzatti, bilen bilir naçizane yazdığım yazılarda bile istilaya uğradım sanki. Söz etmeden geçemedim eserden ve kahramanından.

Bir bekleyiş diyelim Tatar Çölüne. Ki "beklemek en korkunç halidir yaşamın" der (yanlış hatırlamıyorsam) Fuzuli. Sabırlı ve inatçı bir bekleyiş, bir alışkanlık, bir vazgeçememe.. İlk fırsatta dönerim diye gidilen bir yer, sonra vazgeçilemez hale gelen alışkanlıklar. Bu delilik olmalı. Ben bu deliliği kendimden bilirim :)) Kalamam ben burda diye gittiğim ve her şeyimle bağlandığım bir şehir. Elbet oldu. Kendimi gördüm bu yüzden ve kendime kızdığım gibi kızdım. Bazen acıdım. Ara verdiğim sıralar konuştum Drogo ile. Böyle yapıyorsun ama nereye varacak bu işin sonu ömür gidiyor dedim. Kendi kendime cevap verdim sonra. Herkesin ömrünü harcadığı bir şey var. En nihayetinde "harcanıp gidiyor ömür dediğin" güzel cevap valla dedim. Beyhude bulduğum zamanlarda oldu bu bekleyişi. Ama bir karardı bu bir seçim.. Hak verdim sonunda kendine de Drogo'ya da.

Kitap ilerledikçe baktım ki kalede zamanın nasıl geçtiğini bende anlamamışım. Su gibi akıp geçmiş tabiri caizse. "Zaman akar zaman geçer" zaman Bastiani Kalesi'nin içinde.

İnsan nasılda hayatı bulunduğu yerden ibaret zannediyor. Orası dışındaki bütün hayatı silip atıyor. Yok sayıyor. Gülünç buluyor. Dünyanın, kainatın bulunduğu yer olduğu fikrine kapılıyor. Bulunduğu yerle bütünleşerek var oluyor. Bazı insanlar tabi. Onlar için vazgeçmek, dönmek çok zordur. Kitapta bir çok duygunun yoğunluğunu buluyorsunuz. O kadar çok şeyi o kadar güzel anlatmıştı ki Dino Buzatti uzun süre inceleme yazıp yazmamayı düşündüm. Sayın Metin T. de kitabın etkisi altında yazdığım bir yazıyı incelemeye çevirmemi istemişti ama ancak bu kadarını yapabildim. Affına sığınıyorum.

Bu kitapta bir çok şeye karşı düşünceniz değişecektir. Ki bir kitap sizi değiştirmiyorsa bence okunmasa da olur demektir. Bekleyiş, alışkanlık, bütünleşme, savaş, asker, eşya kelimelerine yeni tanımlar oluşacak kafanızda, bilinciniz ve Dino Buzatti'nin bilincinize yaptığı anlaşılamaz saldırı sayesinde. Bir anda kitabın kahramanı gibi onun kalemine kalacak düşünceleriniz. Ne kadar direnseniz de onun istediği noktada bulacaksınız kendinizi en sonunda. Drogo ile beraber o otel odasında.... Gerisini siz okuyun siz karar verin. Ama okuyun :)

Sanki buraya en çok bu yakışır;
https://youtu.be/iQxHjIB1-pQ
Bu kitabın son sayfalarına geldiğim zaman bana Pablo Nerudo’nun şiirini aklıma getirdi. Tarif edecek daha iyi kelimeler bulamazdım bundan dolayı yazmayı düşündüğüm incelememden vazgeçtim.

Yavaş yavaş ölürler

Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına
çıkmamış olanlar.
Ah Drogo,
Senle birlikte ben de yaşlandım be adam!
Kendini Bastiani Kalesi'ne hapsettiğin gibi,
Beni de kitap bitene kadar odama hapsettin!

Ha oldu ha olacak tamam bu sefer kesin var bir şeyler diye diye kitabın sonunu getirdim resmen.

Kitaba "Tatar Çölü"nden ziyade "Bir <HİÇ>liğin Öyküsü" adını daha uygun görüyorum artık.

Sabreden derviş muradına ermiş miydi gerçekten?

Kaderden kaç(a)mayış, umut, bekleyiş, yalnızlık hepsi var bu kitapta ve okurken birçok yerde kızıyorsunuz eğitimli bir subay olan Drogo'ya. Başlarda sabırsız umutlu bekleyişleri bir süre sonra beklentilerin düşürülmesiyle yerini kabullenişlere bıraktı. Kitabın bazı yerlerinde tam anlamıyla《gözden ırak olan gönülden de ırak olur》temalı bölümler vardı. Ve araya mesafe ile zaman girdiğinde hiçbir şeyin eskisi gibi kalmadığını bir süre sonra da alışkanlıklarını terkedemediğini gördü Drogo. Gördü de ne oldu ki! Yavaş yavaş öldü ruhu, hayalleri, istekleri ve nicesi...

En başa döndürebilseydi eğer her şeyi, gider miydi Drogo? İnanır mıydı diğerlerinin sözlerine? Hayatını koskoca bir hiç uğruna harcar mıydı?

Hızına yetişemediğimiz zamanın herhangi bir yerinde, durup bir süre -gerçek manada- "Ben ne yapıyorum?" diye kendimizi sorgulayabilmek temennisiyle^^
Umut ve beklemek, bu iki kelime romanı özetler. Düşüncelerimi yazdığım zaman romanı anlatmış olacağım. Okurken belli bir kesimde durağanlaşmış gibi olan roman aslında umut etmenin ve beklemenin en güzel trajik bir şekilde anlatımına sahip. Vaz geçmek için ellerine fırsatlar geçen bir sürü subayın bir şekilde kuzeyden gelecek bir savaş ihtimaline karşı umutlanmaları ve bu umut üzerine beklemeleri ile geçmekte. Düşündüğümde genç teğmenin ve diğer subayların varoluş maksadına dönen görev yaptıkları kale bir nevi onların hapishanesi oluyor, zorla değil kendi istekleriyle kaldıkları. Aslında bir çoğumuzun yaşantısı da böyle ya, öyle olduğunu anlatacak ve kanıtlayacak derman hissetmiyorum kendimde. Tıpkı roman kahramanı Drago'nun yıllarca bekleyip te en son ayağına geldiği savaşın başlamak üzere olduğunu bilip te rahatsızlığı sebebiyle kaleden gönderilip yolda bir handa ölümünü beklediği gibi...Tavsiye ederim, sıkılma ihtimalinizde vardır, demedi demeyin.
Bir edebî eseri değerli kılan ve onu geleceğe taşıyan en önemli unsurlardan biri de okurun o eserde kendine ve diğer insanlara dair pek çok yön bulması, eserin onu yüreğinin en hassas yerinden yakalayıvermesidir.Hele ki bu eser her okuyanda farklı çağrışımlar oluşturup okuyucu sayısınca yeni anlamlar kazanıyorsa bu eserin hafızanızda ve yüreğinizde siz yaşadığınız sürece yer edineceğinden emin olabilirsiniz.
Tatar Çölü'nde girift bir olay örgüsü yok belki ancak o tek ana olaya bağlanan anlam bütün insanlara "Dur! Hayatını gözden geçir! Sen bunun neresinde ne kadarında yer alıyorsun?" mesajını öyle derinden veriyor ki bana göre eserin başarısı da buradan geliyor. Tatar Çölü ve Bastiani Kalesi hepimizin, yerlerine hayatımıza dair bir şeyleri rahatlıkla koyabileceğimiz imgeler olmuş yaşamı ve onu nasıl harcadığımızı sorgulatıyor.
Eserin dili son derece akıcı ilk cümleden başlayarak çekiyor okuru içine. Özellikle betimlemeler kitapta konuyu daha iyi kavratmak amacıyla ustaca kullanılmış. Hayattaki o döngü tekrarlarla mükemmelen verilmiş.
Eseri okuyunca şunu farkettim ki: Aslında her insan bir Tatar Çölü yaratır hayatında.Farkına varsa da varmasa da...
Not:Eseri Ayşe Y.'nin harika incelemesinde keşfetmiş ve okumaya karar vermiştim.Eseri okumama vesile olduğu için teşekkür ediyorum.Kitabı okuduktan sonra bazı incelemeleri okuduğumda söylenebilecek pek çok şeyin söylenmiş olduğunu gördüm. Metin T.'nin yaptığı o kendini okutan güzel incelemeyi daha önce görmediğime hayıflandım.Bu vesileyle sitede özenerek incelemeler yazan ve bana farklı dünyaların kapılarını aralayan tüm kitap dostlarıma teşekkür ederim.
Belki bu romana 'Boşa Geçen Ömür' adı verilebilirdi. Çünkü Buzzati, adeta ne olduğu bile bilinmeyen bir bekleyişe teslim edilen ve beyhude geçen bir ömrü anlatmış. On sene boyunca bir mahalle/köy okulunda çalışmıştım. Genç teğmen Giovanni Drogo'nun hislerini bu nedenle çok iyi anlayabiliyorum. Evet, kısa süre içinde oradan ayrılacağımı düşünüyordum ama bir türlü tayinim çıkmıyordu. Sonra oraya alışıyorsunuz ve hatta tuhaf bir şekilde 'acaba başka bir yerde yapabilir miyim?' demeye başlıyorsunuz. Genç teğmen Drogo da başka hayatlardan izole olduğu ve tam 30 yılı bulan Bastiani Kalesi serüveninde benzer hisleri yaşıyor. Ve o yıllar boyunca kalenin hemen yanından başlayan Tatar Çölünden gelecek olan düşmanları bekliyor...

Okuru yormadan anlatabilen, sıradışı bir bekleme hikayesi idi...

Yazarın biyografisi

Adı:
Dino Buzzati
Unvan:
İtalyan Romancı, Öykü Yazarı, Ressam, Şair ve Gazeteci
Doğum:
Belluno, İtalya, 16 Ekim 1906
Ölüm:
Milano, İtalya, 28 Ocak 1972
Dino Buzatti, 16 Ekim 1906 tarihinde İtalya'da San Pellegrino'da doğdu. Ailesi sonradan Milano'ya yerleşti. Buzzati, hukuk fakültesini bitirdikten sonra, Corriera della sera gazetesinde çalışmaya başladı. Onu sonraki yazarlık yaşamına hazırlayan üç tutkusu vardı: Dağ, resim, şiir. İlk romanı olan Barnabo delle Montagne'yi 1935'te yazdı. Başyapıtı sayılan Tatar Çölü'nü 1940'da yayınladı. 1939'da Corriera della sera adıans avaş muhabiri olarak Addis Ababa'ya gitti ve gözlemci olarak da olsa, katıldığı çarpışmaları yazdı. Buzzatı'nin ayrıca Il Segreto del Bosco, Vecchio, I sette messaggeri, Paula alla Scala, Il gtande ritratto, Sessanta racconti Il Colombre gibi yapıtları yanında tiyatroya uyarlanmış çalışmaları ve resimleri de vardır.

Üslubu, birçok bakımdan Kafka'ya benzetilen Buzzati değeri geç anlaşılmış bir yazardır. Hatta önce kendi memleketi olan İtalya'da değil, Fransa'da ilgi görmüştür.

28 Ocak 1972'de Milano'da ölmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 89 okur beğendi.
  • 591 okur okudu.
  • 16 okur okuyor.
  • 535 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları