Bazılarının kalbi yoktur, sadece kiniyle yaşarlar…
Ve bazen bir çocuğun ruhunu, kendi öfkelerinin savaş alanına çevirirler.
Bir çocuğa kendi babasına “abi”, “kötü adam”, “sevilmeye değmez” dedirtmek sadece bir ebeveyne zarar vermek değildir. Bu, bir çocuğun güven duygusunu, aidiyet hissini ve geleceğini parçalamaktır.
Çünkü çocuklar dünyaya güvenerek doğar.
İyilerin korunacağına, sevdiklerinin onu bırakmayacağına inanmak isterler. Bu inanç onların hayata tutunmasını sağlar. Ama ebeveyn yabancılaştırması yaşayan bir çocuk için dünya artık güvenli değildir.
Çocuk zamanla şunu öğrenir:
“Sevgi şartlıdır.”
“Birini kaybetmemek için diğerinden vazgeçmeliyim.”
“Güvende olmak için güçlü olanın istediği gibi davranmalıyım.”
İşte bu yüzden yabancılaştırılan çocuk bazen kendi hislerini değil, korkularını konuşur.
Kendi düşüncelerini değil, ona öğretilen cümleleri tekrar eder.
Yabancılaştırıcı ebeveynin öfkesi büyüdükçe, çocuğun ruhunda açılan yara da büyür.
Öfke; çocuğu programlamaya, yönlendirmeye, hatta bir ebeveynden nefret etmeye zorlamaya dönüşür. Ve bunun adı ebeveynlik değil, çocuğun ruhsal bütünlüğünü parçalamaktır.
Çünkü bir çocuğa sürekli olarak bir ebeveyninin kötü, vicdansız ya da değersiz olduğu anlatıldığında; çocuk sadece o ebeveyne değil, insanlara olan güvenini de kaybetmeye başlar. Dünyanın acımasız olduğuna, kimseye güvenilmemesi gerektiğine inanır.
Oysa bu savaşın gerçek kurbanı ne anne ne babadır…
En büyük bedeli çocuk öder.
Çünkü ebeveynine yabancılaştırılan bir çocuğun sadece bugünü değil, bütün bir geleceği çalınır.
Ve bazı yaralar büyüdüğünde değil, çocukken sessizce açıldığında ömür boyu iz bırakır…