İstanbul,büyük mimari eserlerinin olduğu kadar küçük köşelerin,sürpriz peyzajların da şehridir.Hatta iç İstanbul'u onlarda aramalıdır. Büyük eserler ona uzaktan görülen yüzünü verirler;ikinciler ise onu çizgi çizgi işleyerek portrenin içini dolduran, büyük tecridin kurduğu çerçeveyi bin türlü psikolojik hal ile yaşanmış hayat izleriyle tamamlayan eserlerdir.
Fakat çıktığım aydınlık artık demin geldiğim aydınlık değildi.Mekândan ziyade zamana ait,onunla konuşan ellerle açıldığı için çok ayrı bir dünyaya çıkmış gibi oldum.Belki de sırf bu yüzden caminin hakikî muasırları âdeta etrafımda idiler.
Hayat, şüphesiz sadece gözlerimizde değildir.Fakat belki aydınlığın adaleler üzerindeki tesirinden mahrum olduğu için, belki insan yüzü kendi ışığıyla aydınlanmadığı için, körlerde ağzın hareketlerine varıncaya kadar her şey değişiyor ancak cansız maddelerde görülen bir gerginlik,hiçbir sesin kıramadığı bir nevi sessizlik siniyor.
Bayezid caminin kıble yerini tayin edemeyen mimar, Sultan Beyazıt'a "Mihrabı ne tarafa koyalım" diye sorar o da "Şu ayağıma bas, der" mimar basınca Kâbe'yi görür.
Camide ilk cuma namazını kıldıran da akşam,ikindi namazlarının sünnetini bir kere olsun bırakmamış olan Sultan Bayezıt'tir.