Mehmet ulu

Mehmet ulu
@Mehmet0334
"Cakmağiniza sahip çıkın" Muhtar hikayesi... Köyün birine eski zamanda bir çakmak getirmişler, çakmak o kadar kıymetli ki, sağı-solu yakmaması, yanlış işlerde kullanmaması için güvenilir birine teslim etmek gerekiyormuş. Köylüleri toplayıp bu ateş aletini kime verelim diye sormuşlar, köylüler de muhtarı salık vermiş, ihtiyaç duydukça alır, ateşimizi yakarız, demişler. Muhtar çakmağı alınca -ateşin sahibi olarak- giderek saygınlığı artmış, etrafında dalkavuklar, yağcılar toplanmaya başlamış. Saygı arttıkça muhtarın kibri de büyümüş. Etrafından daha çok saygı, daha çok korku beklemeye başlamış. Ateşi kendine verenin köylüler olduğunu unutmuş. Dalkavukların da tahrikleri ile ateşi baskı ve korkutmak için kullanmaya başlamış, kiminin evini, kiminin tarlasını yakmış. Tarlalar sürülemez, evler yaşanamaz hale gelmiş. Muhtarın baskısından köylüler yavaş yavaş köyden ayrılmaya başlamışlar. Ticaret durmuş, köye gelen çerçicilerin ayağı kesilmiş, çevre köyler gelişirken muhtarın köyü giderek gerilemiş. Muhtarın köylülerinden biri kendileri gerilerken, çevre köylerin niçin geliştiğini merak edip çevre köylerden birine gitmiş. Oradaki zenginliği, bağı bahçeyi görünce sormuş; “Sizde çakmak yok mu?” Köylüler; “var” demişler, “Peki sizin köy böyle nasıl gelişti, bağınız, bahçeniz yanmadan nasıl böyle kaldı, bizim köyde her şey tarumar oldu?” Köylüler; “yoksa siz çakmağı bir kişiye mi verdiniz?” “Evet, muhtara verdik.” “Eyvah! büyük yanlış yapmışsınız, hiç çakmak bir kişiye verilir mi?” “Siz öyle yapmadınız mı?” “Hayır, biz öyle yapmadık, biz çakmağı bir kişiye verdik, çakmak taşını başka bir kişiye, benzinini başkasına verdik. Ateş yakmak için üçünün bir araya gelmesi gerekiyor. Biri yanlış bir şey yapmaya kalksa, ötekiler izin vermiyor.” “Desenize biz hepsini bir kişiye vermekle
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
BU TABLOYU ÇOĞUMUZ BİLİRİZ , PEKİ YA HİKAYESİNİ.!? ''Barok tarzının önde gelen isimlerinden Paul Rubens'in 1635'te yaptığı tablo.". Rusya'nın St.Petersburg şehrinin dünyaca ünlü Hermitage müzesinde sergilenen bu tabloda, elleri bağlanmış yaşlı adam Cimon, dönemin iktidarı tarafından itirafa zorlanmak için açlığa mahkum edilmiş.. Yeni doğum yapan kızı Pero büyük zorluklarla gardiyanlara rüşvet vererek babasını ziyaret eder ve kendi sütüyle babasını açlıktan ölümden korumak için emzirir. Kızın yüzündeki endişe, kapıya baktığı aşikar tavrı, babasının omzunu şefkatle kavrayışı, güçlü duruşu ve cesareti yansıtmış. Babanın, kızının memesini emerken yüzünde oluşan o çaresizliğini, ellerini koyuş şekli ve vücut dili ile kabullenişini müthiş yansıtmış ressam. Nasıl bakarsanız o'sunuz.. Ne okursanız o'sunuz.. Ne anlarsanız o'sunuz.. Bakış açımız bizi anlatır, baktığımız şeyi değil.. Bu tablo baktığın ile gördüğün şey aynı değildir müthiş bir örnek.. "Sanatın gücü işte budur.."
Benim gibi, Ben varım, Acılarımla, Sancılarımla, Duygularımla. Birinin acısını, Derdini sancısını, Mutlu duygularını, Anlayabilmek için, Başkasının yerine, Koyabilirim kendimi. Düşünürüm, Acıtan acısını, Sızlatan sancısını, Duygusal duygularını, Hissetmeye çalışırım, Ama; Yaşayamam ki. Benim gibi, Bir ben varım, Acılı acılarımla, Sancılı anlarımla, Duygulu yanlarımla. Düşünebilirsiniz, Kendinizi ben gibi, Koyup benim yerime, Ortak olup acılarıma,
Boz Eşekle Heybede Yolculuk.. Gün , karşı yamacın arkasında yeni doğuyor olmalı. ortalık gecenin karanlığı nı ,günün aydindigina devrediyor... Dere kenarı, dağ eteğinde; altı ahir samanlık, üstü ince uzun üç oda, taş yapı , toprak örtülü , elektrik, suyu olmayan, klasik basit bir ķöy evi ... yer yatağında.. Uykunun en derin yerinde ... Haydi kalkın!!! Bahçeye gidiyoruz . sözü ile uyanmak.. Beyne kurşun gibi gelse de, Çaresiz emre itaat. İsteksiz, yarı uykulu kalkıp, elini yüzünü iyi kötü yıkayıp, kuru yavan basit bir kahvaltı... Ahırdan çıkarılan boz, iri yarı, güçlü ,uysal bir eşek Sırtında götüreceği altı canı üç klm boyunca , çaresizce kabullenip . sırtına semer vurulunca;"bir varsam şu bahçeye diye" gözleriyle konuşuyor sanki... Semerin üstüne iki heybeye ; terazi misali, bir büyük, bir küçük, çapraz ağırlık ortalaması alınıp ,dengeli olarak, iki tarafa ikişerli, heybelerin içine, itinayla oturtulan dört küçük çocuk... Anne Kaptan şoför ;semer e, Çocukların en büyüğü abla, semerin arkasına.. Yolculuk başlamıştır. Sallana sallana, eşeğin ayak sesleri eşliğinde... Yavaş yavaş başlar ,eklem yerlerinde sızı. Biraz hareket etmek istersin . Yok hareket alanı . çaresiz bırakırsın kendini, Acı ,sızı ,çeke çeke, üç büklüm kalırsın heybenin içinde... Eşeğin ter kokusu...zorlu nefes alışının sesini dinleye dinleye... Zavallı eşekten daha fazla istersin, yolun bir an önce bitmesini...yol uzadıkça uzar ... Bahçe ye vardığında, Çüş !!!.sesiyle. Bir oh çeker sevinirsin, bitti diye. Akşama kadar bitmiştir. Dönüş de ;aynı sıkıntı yine . sırası değil onu düşünmek. Anne heybeden kucağında çıkarır, yere bırakır ama ayaklar basmaz yere... uyuşmuştur. Ayaklar bacaklar tutmaz. Duramazsın ayakta çöker kalırsın...
sevmek bir başka duygu şimdiki kişiler sevmeyi bilmiyor yada çok farklı seviyorlar ama insan sevdigim mezar kadar severcek