Bilmem hangi söz, bu çıkmazı taşır.
Hangi izlerden okunur bu, Zerya!
Karşında otururken sadece "nasılsın" demek, içimdeki okyanusu bir bardağa sığdırmaya çalışmak gibi. Kelimelerim sığ, sesim sakin; ama bu sükunet sadece fırtınanın merkezindeki o tekinsiz sessizlikten ibaret. Dilim sahte bir huzuru oynarken, içimde koca bir orman sessizce yanıyor.
Ben ne kadar saklanırsam saklanayım, senin gözlerin o kaçak duyguların haritasını çıkarıyor. Duvarlarımı her gün yeniden boyuyorum, pürüzleri kapatıyorum; ama altındaki o derin çatlaklar depremini bekleyen bir fay hattı gibi büyüyor. Sen gördükçe ben gizleniyorum, ben gizlendikçe sen daha çok biliyorsun.
İşte tam burada, o korkunç dengede asılı kalıyoruz:
Dokunsam: Yanacak kadar yakınız.
Bağırsam: Sesimiz birbirine ulaşmayacak kadar uzağız.
Hükmümüz şu: Birbirine mahkûm ama birbirine yasak iki kıta gibi; aynı denizde boğulup, farklı kıyılarda nefes almaya çalışıyoruz.
Mehmet Oldubaş
Avokado Kokusu