Yıldızın Türküsü, ilk bakışta kentsel bir aşk romanı gibi görünse de aslında derin felsefi katmanlara sahip postmodern bir eserdir. Zaman, varoluş, bellek ve unutuluş temalarını halk bilimi, mitoloji ve rüya unsurlarıyla harmanlayarak okuyucuyu hem duygusal hem düşünsel bir labirente davet ediyor.
Yazar, zamanı düz bir çizgi olarak değil, döngüsel ve iç içe geçmiş bir yapı olarak ele alıyor. Karakterler ilerlediklerini zannederken aslında dönüp durduklarını fark ediyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek sık sık birbirine karışıyor; bu da okurken ilk etapta kafa karıştırıcı olsa da, ilerledikçe romana özgü bir ritim kazandırıyor.
Karakterlere baktığımız zaman, ana karakter Merih, rasyonel bir yapıya sahip genç bir adamdır. Dedesinden öğrendikleriyle hayatı anlamaya çalışır. Romanın başında sıradan bir aile hayatı içindeyken bir anda rüyasında Yunan tanrılarının ulaşılamaz bir göreviyle karşı karşıya kalır. Bu görev, dedesinin vefatından önce ona bıraktığı not defteriyle birlikte ele alınınca geçmişinin karanlık ve gizemli yüzünü ortaya çıkarır. Bu kısımlarda sürekli zamanlar arası bir geçiş olduğu için ilk başlarda okurken sıkıntı çekilebilir.
Romanın duygusal merkezinde ise Yıldız yer alır. Merih, rüyadan uyandıktan sonra Mihri Türk atölyesinde çalışan Yıldız’a derin bir aşk hisseder. Bu, sıradan bir aşk değil; mitolojik ve varoluşsal derinlik taşıyan bir bağdır.
Eserde Yunan tanrıları ile Hitit tanrıları aynı coğrafyada sentezlenir. Güvercin, erguvan ağacı gibi yerel semboller de mitolojik unsurlarla iç içe geçer. Ayrıca türkülerimizin, efsanelerimizin de hikayeleri zaman zaman ele alınıyor. Bu kültürel zenginlik, romana hem evrensel hem de özgün bir kimlik kazandırıyor. Ancak yazarın Yunan mitolojisine yoğun atıfları, benim gibi bu alana ilgisi az olan okuyucular için