Uyandığımda gerçekliğin, gerçek gerçekliğin aslında düşte gördüklerim olduğuna, gözlerimi açtıktan sonra gördüklerimin ise o gerçekliğin sadece soluk bir gölgesi olduğuna ilişkin paradoksal bir duyguya kapıldım.
Çünkü beyinde hiçbir sözcük, hiçbir duygu bulunmaz. İnsanın anıları eş zamanlı olmayan büyük moleküler kristaller üzerine nükleik asitlerin diliyle yazılmış birer görüntüdür. Bu nedenle okyanus belleğimize en net biçimde kazınmış, en saklı, en eksiksiz, en derine itilip bastırılmış olan şeyi aldı, anlıyor musun? Ama o şeyin bizim için ne olduğunu, ne gibi bir anlam taşıdığını bilmesi gerekmiyordu.
Komik olmayan, beyhude bir yalandı Peki ama insanın zamanın akışını ölçen, kah parçalanan kâh yeniden bir araya getirilen bir saat olması? Mekanizmasında -tasarımcısı çarklarını döndürdüğünde- çarkların ilk hareketiyle birlikte umutsuzluğun ve aşkın harekete geçtiği bir saat olması? İnsanın yinelendikçe komikleşen, komikleştikçe derinleşen işkenceyi kendisinin yinelediğini bilmesi?
Daha neler gerçekleşecekti;hangi alaylarla, hangi işkencelerle karşılaşmayı bekliyordum? Hiçbir şey bilmiyordum, ama içimde acımasız mucizeler döneminin geçmediğine ilişkin sarsılmaz bir inanç vardı hâlâ.