Insani olan her duyguyu hemen algılıyordu. Bir bakışı, bir melankoliyi, bir beklentiyi, bir aşağılık duygusunu, gizli bir aşkı, bir korkuyu hemen yakalıyordu. Öteki olanı bir hayvan gibi seziyordu. Ama reddedilmemek için insan kalmaya gayret ediyordu, zira hassas olanların aynı zamanda av olduklarını tahmin edebiliyordu.
Ondan kaçmayı öğreniyordu. Çünkü ona yaklaşmak tıpkı eskisi gibi, çok ıstırap verici oluyordu, ayrı kaldıkları zamanların yaralarını deşiyordu. Yaklaşmak, gösterdiği yiğitliği bir hamlede yerle bir etmek demekti. Bu yere yatıp õlmek demekti.
Bazen onu arabayla dağın daha yükseklerine, özel bir ağaca götürüyordu. Bu, yolun hemen dibinde, bir kayanın üzerinde kendiliğinden yükselen bir sedirdi. Bu imkânsızdı, hiçbir ağaç köklerini taşın içine saplayamazdı. Ama bu ağaç bir kuğu zarafetiyle göğe yükseliyordu. Anneanne arabayı durduruyor, direksiyonun üzerine eğiliyor, başını ince gövdeye doğru kaldırıyor ve şöyle diyordu: "Bu, yaşamaya hevesli."
Ve ekliyordu:
"Senin gibi."
Ebeveynler bir zamanlar yaşadıkları hayata son bir bakış attılar. Bundan sonra yaşamaya hazırlandıkları her şey onlara acı verecekti, arkalarında bıraktıkları yaşam da, öyle ki tasasızlık nostaljisi insanı deliye döndürebilirdi. Yani bir fayın üzerinde duruyorlardı, geçip gitmiş, geride kalmış bir zaman ile korkunç bir geleceğin arasında ve her ikisinin de ıstıraplı ağırlığını olabildiğince hissediyorlardı.
Her biri cesareti nispetinde bununla başa çıkmaya çabaladı. Ebeveynler bir parça öldüler. Yetişkin kalplerinin derinliklerinde bir yerlerde bir pırıltı söndü. Nehrin üzerindeki köprüye oturdular, kolları iki yanda, hem birlikte hem de tek başlarına.