İnsan her türlü ilişkisinde aynıdır; "küçük dünyaya" sadık olmayan büyük dünyayla ilişkilerinde de sadakatsizliğine bağlı olur. Gemi korkuluğuna yaslanarak, tren pencerelerine dirsek dayayarak, ruhumda düzensiz bir "hasretle", dünyanın güzelliklerine hayranlık duyar, bu hayranlığımı anlatırken hüzünlü bir bilinç bu hayran oluşlarımın, hasret duyuşlarımın ve tutkumun yapay bir gösteriş olduğuna, aslında bu manzaralarla hiçbir bağım olmadığı, hiçbir yere özlem duymadığıma dair beni uyarmıştır. Vatan tekti, yalnızca Macarca konuşulan coğrafya. Harflere bağlı insanın anadilinden başka yurdu olamaz. Bir süre sonra yalnızca zahiri bir heyecan ve mecburi bir coşkuyla yolculuklar yaptım. Gençliğin bu yabanıl, eşkıya yolculuklarından kalan anıları, dünyaya ganimet ararcasına baktığım dönemden kalan anılar, manzaralar, vahşi bir heyecanla, saf ve fetihçi bir açgözlülükle çaldığım anılar çabuk soldu.
İnsan bir gün yola koyulunca dünyanın onu artık rahatsız ettiğini fark eder. Niyetsiz, beklentisiz, isteksiz bir yolculuğa çıkar, o kadar ki Hindistan yolu bile, hafta sonu tatil gezisi gibi gelir artık ona. İçinden sınır tanımayan, yani sadakatsiz insan zamanla mütevazı olur; daha az yolculuk yapar, artık duvar ilanlarıyla yetinmeye başlar, sonsuzluğu, turizm acentelerinin pencereleri anımsatır ona.