Geçmişime, geleceğime, hayatımın bütün zamanlarına bakıyorum ve zamanın bir erozyon olduğunu düşünüyorum. Zaman üstümüzden geçiyor, bizi ve her şeyi incecik rendeliyor, her şeyi toza dönüştürüyor.
Anneannem acılarını revize etmişti, geçmişini kızına bile yenileyerek aktarmıştı. Çünkü aile geçmişi böyle yazılırdı. İnsan iğneyle kuyu kazarak eriştiği hikâyeleri ve yaşadıklarını bir araya getirir, çıkan resmi beğenmezse değiştirir; kendisini mutlandıran, kıvançlı bir tarih haline getirir ama ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu olduğu söylenen gerçek hiç beklenmedik bir kriz ânında, tutulamayan şiddetli bir kusmuk halinde ağızlardan fışkırır, yer gök gerçekle dolardı.
Düşündüğünden çok daha uzun bir süre boyunca o tahammül edilmez savaştan bahsedildiğini duyacaksın. Özellikle de savaşı yaşamamış olanlar bahsedecek savaştan; en çok onların ihtiyacı var çünkü, varlıklarına bir anlam bulmak, öfkelenmek, merhamet göstermek, bir misyon edinmek, kendilerini doğru tarafta yer aldıklarına ikna etmek, ölüm sonrası adalet söz konusu değilken adalet adını verecekleri, geçmişe dönük ve soyut bir intikam peşinde koşmak için, hislenmek, başkalarını hislendirmek ve ağlatmak, kitaplar yazmak veya filmler çekmek ve bundan para, itibar kazanmak, ölen zavallılardan duygusal açıdan faydalanmak ilk ağızdan duymuş olsalar bile kimsenin anlayamayacağı o kederi ve ıstırabı hayal edebilmek, vârisleri olarak hak talebinde bulunmak için en çok onların ihtiyacı var savaştan bahsetmeye.
İçindeki bu dünyadan birazını olsun kurtarıp dı- şa aktarabilecek miydi acaba? Yoksa hep böyle sürüp gidecek miydi, hep yeni yeni kentler, yeni görüntüler, yeni yerler, yeni kadınlar, yeni yaşantılar; hepsi üst üste yığılmış, yüreğindeki tedirgin, güzel olduğu kadar eza verici bu yığılma dışında kendisine pek bir kazanç sağlamamış varlıklar.