Bir aşk her anlama gelebilirmiş. Ama her anlam bir aşk etmiyormuş. Ben huzursuzluğa ait bir mutlulukmuşum. Ve bu mutluluğun bir çaresi yok biliyorum. Biliyor ve geri çekiliyorum. Yüzün bana unuttuklarımı, kaybettiklerimi geri veriyor. Sen farkında olmuyorsun. Polis kılığına girmiş bir hırsız gibisin. Kaybettiklerimi geri verirken kalbimi çalıyorsun. Ama oraya girmiyorsun. Kırıyorsun! Bilmiyorsun! Zaten hiçbir kalbe kırarak girilmezdi değilmi? Kırılmış bir kalp seni içinde neden saklar saklar bilir misin? Bilme! Çünkü biz kaybedenlerdeniz. Bizde şans yüzümüze gülmez. Bizde şans arkamızdan güler. Hep nereye gittiğimizi sorarlar; neden kaçtığımızı kimse bilmez. Bizi ya sevmezler yada sevmezden gelirler. Bu yüzden ne iyileşir ne de ölür bu yara. Sen bizi düşünme. Bitmiş değilim. Eksik öldüm sadece.
Aşkın bir bekleme odası vardı. Orada oturup sırasını bekliyordu Bukre. Sevdiği erkeğin ona gelmesini. O erkek arada bir odanın kapısından bakıyor ve gülümsüyordu. Biraz daha bekle” demekti bu. Biraz aşklarım var, bitirip geliyorum” demekti. Ona inanıyordu Bukre. Daha doğrusu inanmayı tercih ediyordu. Hep öylesini tercih ederdi. Çünkü aşkta kör olanlar, sevgilinin yalancı olduğunu bilmesine rağmen, ona kanmayı değil inanmayı seçerdi.