“Çocuklarımızı nasıl yetiştirmeliyiz? Acaba doğru yetiştirebiliyor muyuz?” diye kaygılanmak ve çocuğun davranışına odaklanmak yerine kendimiz kendi içimizde sakin, huzurlu, mutlu insanlar mıyız diye düşünsek ve kendimize odaklansak, her şey çok daha güzel olurdu.
Olaylara verdiğimiz tepkilerin biçimi, özellikle de bakım verenler isek, çocuğun etrafında ömür boyu taşıyacağı zara etkiler, şekillendirir. Her şeye aşırı tepki veren, telefon çaldığında heyecanla yerinden fırlayan, televizyonda kötü bir haber duyduğunda kesik çığlık atan, herkesin hizmetine koşan, boşalan çay bardaklarına acil müdahale gerektiren bir kaza durumundaki ambulans muamelesi ile yaklaşan, telaşla ve kaygıyla sürekli ev işi yapan bir anne, anneanne, çocukları sürekli uyaran,korkutan, zorlayan, çocukların kendi doğal akışlarında kalabilmelerine bir türlü izin veremeyen bir baba, çocuğun etrafında sağlam ve güvenli değil kaygılı, tedirgin, delikli bir zar inşa edilmesine neden olur.
Joseph Chilton Pearce, hayatımızdaki en önemli zamanın doğduktan sonraki 1 saat olduğunu, bu 1 saatin tüm hayatımızı etkileyeceğini anlatır. Çok önemli olan bu ilk saatler/günler/haftalarda çocuğun tek isteğinin “anne“ göğsünde olmak olduğunu anlatmıştım.
Aç kalan çocuğa bir tas yemek verme yükümlülüğümüz olduğu gibi, sevgisiz kalan çocuğa ihtiyacı olanı bir yolunu bulup sağlamak da her birimizin üzerine düşen toplumsal sorumluluğumuzdur.
Çocuğun doğumu, annenin ve babanın da yeniden doğumudur. Anne-baba farkında olmadan o yaştaki günlerine döner ve çocuğuyla birlikte kendisini yeniden büyütme fırsatı yakalar.