Nerelerde yüzüyorsun ey Yüce Deniz Kızı?
Bu deniz benim kaderim
Bu sular benim gözyaşım
Bu toprak garip başım...
Nerelerde yüzüyorsun ey Yüce Deniz Kızı?
Her yer su idi. Kımıldayan, ağır mı ağır bir su. Ansızın doğan ve hemen ölen dalgalar, sonra karanlık, dipsiz, kaygı verici bir derinlik, gökyüzünde ise erişilmez yükseklikte uçuşan beyaz bulutlar... Başka hiçbir şey yok. Bütün dünya tek bir deniz olmuştu: Ne kışı ne de yazı var, ne bir tepesi ne de vadisi... Bütün dünyayı, bütün evreni kaplamıştı deniz.
Daha yontarken, onun, hayatı boyunca yaptığı kayıkların en iyisi olacağını anlamıştı. Ama bunu düşünürken bir hüzün de kaplıyordu içini: Bu, hayatında yaptığı son kayık mı olacaktı? Ah biraz daha yaşasa! Deniz avcılığına çıkmaya devam etse, gözü görmez olmadan, elden ayaktan düşmeden bir ya da iki kayık daha yapabilse!
Soğuk suya yarı yerine kadar gömülerek kayan kayık değil, kendisiydi. Uçsuz bucaksız denizde, ıskarmozların gıcırtıları, küreklerin kalkıp kalkıp inişleriyle yüzen o idi. Kayığın omurgası onun göğsüydü, esnek dalgaları yara yara ilerleyen, suyun kaldırması ve dalgaların çarpmasıyla hafifçe sallanan o idi. Kayık kendisiydi.