O kadar anlamlı bir roman okudum ki, bitirdikten sonra “Bunu kesinlikle sayfamda paylaşmalıyım,” diye düşündüm. Keşke sayfalarca yazılsaydı. 102 sayfalık incecik bir kitap, gökyüzünü bile farklı görmemi sağladı. Kelimelerle bu kitabın derinliğini nasıl anlatacağımı inanın hiç bilmiyorum, ama bir yerinden başlamam lazım.
Darbe döneminde, kimisi iktidara uymayan fikirlerinden, kimisi birilerini yaralamaktan, kimisi hırsızlıktan içeri girmiş kadınların koğuşunda geçiyor sayfalar; fakat olan biten her şeyi küçük ve hayalperest bir çocuğun gözünden okuyoruz. Bu çocuğun adı Barış. Annesi cezaevinde olduğundan dolayı mahpus doğmuş ve mahpus büyümekte olan Barış, yetişkin kadınlar arasında yaşanan olayları öyle masum bir bakış açısıyla anlatıyor ki, okurken “Keşke hep böyle düşünsek, dünyayı böyle görsek,” diyoruz.
Okunması yasaklanan ve yakılan kitaplar, fikir zindanında özgürlük kavramını yaşatmaya çalışan aydın genç kızlar, yaşam mücadelesi ve umutlarla hayata tutunmanın yarattığı dünyanın içinde Barış’ın kendisini bulmaya çalışmasını ve bir şeyleri anlamlandırma telaşını okumak, çok farklı hissettirdi. Her çocuk filozof doğar. Barış da çevresindeki farklı görüşlerin ve davranışların nedenini anlamaya çalışan küçük bir filozoftu aslında. Hikâye bazen güldürdü, bazen ağlattı. En çok da buruk bir tebessüm bıraktı ardında.
Gökyüzüne doya doya bakmak, doyasıya yemek yiyebilmek, günbatımlarını ve gün doğumlarını seyredebilmek ne büyük nimetmiş... Umarım Barış, bir yerlerde doya doya uçurtmasını uçurup günbatımını izleyebiliyordur.