“Kadınlar neden tarihin dışında bırakılıyor? Neden onların hikâyelerinin parçalarını tek tek toplayıp bir araya getirmemiz gerekiyor –kırık çanak çömlek parçaları gibi?”
Tıpkı Londra gibi, Paris’de de zengin ve yoksul mahalleler arasındaki zıtlık o kadar belirgindi ki hepsinin aynı başkentte yaşadığını tahayyül etmek zordu. Ancak bu toplulukları birbirinden ayıran başka bir şey daha vardı, daha az gözle görülüp elle tutulan bir şey. Bu, onların zamanla olan ilişkileriydi. Zenginler, tik tak eden saatlerin peşinden koşmak zorunda değillerdi; onlar, günün saatlerini avuçlarının içinde oynatıp zarif eldivenler gibi giyerler ve her günün içinden süzülerek geçiverirlerdi. Oysa fakirler için zaman, ne kadar çekiştirseniz çekiştirin asla yeterli gelmeyen birtakım paçavralardan, yırtık pırtık bez parçalarından farksızdı –ne ürperen teni örtmeye yarardı ne de biraz olsun sıcaklık sağlardı.
“…. Ailemizde kuşaklardır devam eden bir beceri var. Bizde, Leyla’nın kızlarında, onun sahip olduğu şeyden olabilir, bazılarımızda biraz daha az, bazılarımızda biraz daha fazla. Her şey, sana verileni nasıl beslediğine bağlı. Bu, emanet alınan bir yetenek. Kimse onun sahibi değil. Bir sonraki nesle aktarmadan önce ona bakıyoruz sadece.”
“Seni üzmek için anlatmıyorum bunu. Azmini artırmak istiyorum. Bizim atalarımız dayanıklıydı ve bu dayanıklılığı nesilden nesile aktardılar. Ama deden ne kadar uzun olursa olsun, sen yine de kendin büyümek zorundasın.”
“Unutma, kalbim. Hikâye zamanı, saat zamanından farklıdır.”
Saat zamanı, ne kadar dakik olduğunu iddia ederse etsin, bozuktur ve aldatıcıdır. Her şeyin istikrarlı bir şekilde ilerlediği, dolayısıyla geleceğin her zaman geçmişten daha iyi olacağı yanılsaması altında işler. Hikâye zamanı, barışın kırılganlığını, koşulların gelgeçliğini, gecede gizlenen tehlikeleri anlar ama aynı zamanda küçük iyilikleri de takdir eder. Bu yüzden azınlıklar saat zamanında yaşamazlar.
Hikâye zamanında yaşarlar.