Aynadaki görüntüsüne, “Seni salak!” diye bağırdı. “Yazmak istedin, yazmaya
da çalıştın ama yazacak hiçbir şeyin yoktu. İçinde ne var senin? Bazı çocukça
kavramlar, birkaç az pişmiş duygu, çokça sindirilmemiş güzellik, koskoca ve
kapkara bir cehalet, aşkla yanan bir yürek ve aşkın kadar büyük, cehaletin kadar
nafile bir tutku. Yazmak istedin! Neden, çünkü hakkında yazabileceğin bir şeye
başlamak üzeresin. Bir güzellik yaratmak istedin, ama güzellik hakkında hiçbir
şey bilmezken nasıl yapacaksın bunu? Hayatın temel nitelikleri hakkında bir şey
bilmeden hayat hakkında yazmak istedin. Dünya senin için bir Çin
bulmacasıyken ve varoluş düzeni hakkında yazabileceğin tek şey, onu hiç
bilmediğinken, sen tutmuş dünyayı ve varoluş düzenini yazmak istiyorsun.
Neyse, hadi biraz neşelen oğlum Martin. Ona da sıra gelecek. Az, hem de çok az
biliyorsun ama daha çok bilmeni sağlayacak doğru bir yolda gidiyorsun. Eğer
şansın yardım ederse, ileride bir gün bilinebilecek her şeyi bilirsin. Sonra da
yazarsın.”
Bütün bunların içinde en önemlisi, düşüncesinin temelinde yer alan
ve şimdi de en öne çıkan sorun ise bu insanlara karşı nasıl bir davranış içinde
olması gerektiğiydi. Yaklaşımı ne olmalıydı? Daima ve büyük bir kaygıyla bu
meseleyle boğuşuyordu. Kendini başka biri gibi yutturmak için rol yapması
gerektiğine yönelik korkak fikirler geçiyordu aklından, ama yine aynı akıldan
geçen daha korkak fikirler, rol yapmayı beceremeyeceği, doğasının buna izin
vermeyeceği ve kendini aptal yerine koyacağı uyarısında bulunuyordu.
Sevgiye hasretti. Varoluşunun temel talebiydi sevgi. Ama hiç sevgi görmemiş ve
zaman içinde katılaşmıştı. Sevgiye ihtiyaç duyduğunu fark etmemişti bile. Şimdi
de bilmiyordu bunu. Sadece sevginin nasıl ifade edildiğini görmüş, yüreği
hoplamış ve ne kadar güzel, yüce ve muhteşem bir şey olduğunu düşünmüştü.