Papirüs, kitaplara âşık birinin, kitaplara âşık olanlar için yazdığı bir mektup gibi hissettirdi bana. Irene Vallejo’nun kaleminden dökülen her satır, sadece bilgi vermiyor; aynı zamanda kalbe dokunuyor. Kitapları sadece bir nesne olarak değil, canlı birer varlık gibi anlatıyor. Kimi zaman bir sığınak, kimi zaman bir direniş biçimi, bazen bir arkadaş ya da bir öğretmen gibi…
Okurken sanki İskenderiye Kütüphanesi’nin taş koridorlarında dolaştım, bir rulo papirüsü ellerime aldım, ardından kitapların yandığı, yasaklandığı, kaçırıldığı çağlara geçtim. Ve tüm bunları anlatırken Irene Vallejo’nun sesi hiç yükselmedi zarifti, dingindi, ama çok güçlüydü. Tıpkı kitapların kendisi gibi.
Beni en çok etkileyen şey, yazarın bilgiyle duyguyu çok doğal bir şekilde harmanlamasıydı. Kitap tarihi anlatırken birden bire çocukluğundaki okuma anılarına geçmesi, ya da mitolojik bir figürle günümüzü yan yana getirmesi bana şunu hatırlattı: Biz sadece kitap okumuyoruz; kitaplar da bizi okuyor, bizi dönüştürüyor.
Bazı cümlelerinde durup uzun uzun düşündüm. Sanki yalnız olmadığımı, yüzyıllar boyunca benim gibi düşünen, hisseden insanlar olduğunu hissettirdi. Bu yüzden “Papirüs”, benim için bir kitap değil, bir yoldaş gibiydi. Ve sayfaları kapattığımda hissettiğim şey şuydu: Kitaplara dair hissettiklerimi biri nihayet bu kadar güzel anlatabildi.
İçten bir notla bitireyim: Eğer kitapları sadece bilgi kaynağı olarak değil, bir hayat biçimi, bir aidiyet duygusu, bir sevgi olarak görüyorsan — Papirüs seni derinden sarsabilir. Ama bu, güzel bir sarsıntı olacak.