Frigya kralı Midas'n kulakları, Apollon tarafından bir eşeğinki gibi uzatılır, acayip bir hale getirilir. Bu, utanç verici ceza, ağır bir bedel olarak görülebilir, ama aynı yarışmada Apollon'un rakibi olan Marsyas'ın başına gelenlerle kıyaslandığında oldukça hafif bir kefaret sayılır. Evet, bu hikâyenin merkezinde, aslında Marsyas adındaki satir vardır. İşi gücü doğada gezmek, yemek, içmek, eğlenmek, orman perilerini kovalamak olan Marsyas bir gün ormanda bir flüt bulur. Hiç düşünmeden flütü alır ve çalmaya başlar. Flüt o kadar güzel ezgiler yaymaktadır ki, Marsyas bu müziğe adeta âşık olur. Ve bu sihirli sesleri çıkaran müzik aletini kimin yaptığını, sonra neden kaldırıp attığını düşünmeden sahiplenir. Çünkü böyle ince işleri düşünmek ona göre değildir. Marsyas için önemli olan sadece eğlence ve aşktır.
Oysa ormana atılan bu flütü Zeus'un başka bir çocuğu, tanrıça Athena yapmıştır. Hem de bir erkek geyiğin kemiğinden. Ve kendi elinden çıkma bu büyülü enstrümanı yaptıktan sonra bir gece Olymposlulara bir müzik ziyafeti verir. Başta Zeus olmak üzere tüm tanrı ve tanrıçalar ziyadesiyle memnun kalırlar bu dinletiden. Ancak Athena'nın ezeli rakibeleri Hera ve Aphrodite burun kıvırırlar, 'Flütü çalarken çok çirkinleşiyorsun, çok komik görünüyorsun' diye onu aşağılarlar. Bu iki tanrıçaya inanmayan Athena, sessizce Olympos'tan iner, Frigya ülkesinde durgun ve temiz bir gölde flütünü çalarak kendi yansımasına bakar. Gerçekten de yanaklarının şiştiğini ve komik göründüğünü fark edince flütü atar. Bununla da yetinmez, flüte de, onu bulup çalacak olana da sonsuz bir lanet okur.
Işte Marsyas'ın farkında olmadığı lanetli hakikat budur.
Gerçi farkında olsa da Marsyas yine bu flütü almaktan ve çalmaktan vazgeçmezdi. Çünkü bir satir için müzik, dans, sevişme, eğlence yoksa hayat da