Eğer yaşamda gerçekten bir anlam varsa acı da da bir anlamı olmalıdır. Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksızın insan yaşamı tamamlanmış olmaz.
Korkunç bir kâbus gördüğü anlaşılan ve yatağında kıvranan bir tutuklunun iniltisiyle uyandığım bir geceyi asla unutmayacağım. Korkutucu rüyalardan ya da hezeyanlardan mustarip insanlar için üzüntü duymam nedeniyle, zavallı adamı rüyasından uyandırmak istedim. Ansızın yapmak üzere olduğum şeyden ürküp, adamı sarsmaya giden elimi çektim. O anda gördüğü kâbusun ne kadar kötü olursa olsun, bizi çevreleyen kampın gerçeklerinden daha kötü olmadığının, yoğun bir şekilde bilincine vardım.
Bir keresinde arkamda duran adam sıradan biraz sapmıştı ve bu simetri bozukluğu SS gardiyanının hoşuna gitmemişti; ansızın kafama inen iki ağır sopa yedim. Bu tür durumlarda insanı en çok yaralayan şey fiziksel acı değil; haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal acıdır.
İnsanı kabaca her şeye alışabilen bir varlık olarak tanımlayan Dostoyevski'nin sözlerinin doğru olup olmadığı sorulacak olursa, cevabımız, "Evet, insan her şeye alışabilir ama nasıl olduğunu bize sormayın" olacaktır.