"Bana deliymişim gibi bakıyorsun, tatlım. Ve haklısın da. Deliyim. Konu sen olunca aklımı yitiriyorum," dedim omuz silkerek çünkü bu bir gerçekti.
"Senin yanındayken nefesim kesiliyor. Sanki senin için nefes alıyor, seninle birlikte var oluyormuşum gibi hissediyorum. Bu hislerin muhtemelen çok büyük, çok ürkütücü olduğunun ve üzerine çok fazla baskı yüklediğinin de farkındayım ve bunun için üzgünüm. Ama böyle hissediyorum. Her zaman böyle hissettim."
"O kadar nefes kesicisin ki canım yanıyor, Buxbaum."
Kaşlarının çatılması, yanaklarındaki ışıltı, dudaklarındaki şeffaf parlatıcı... Ona bakmaktan hiç mi bıkmayacaktım? Yüzü, gözlerimin hep görmek istediği tek şeydi, yemin ederim.
"Beni nasıl tanıdın? Ufak bir detayı atlamış olmalıyım ve ne olduğunu öğrenmem lazım."
"Kokundan," dedim. Ve sesim tabii ki aptal bir ergen âşıkmış gibi çatladı. "Parfümünün kokusunu aldım ve sonra dudaklarını gördüm."
"Dudaklarımı mı?" diye tekrar ederken bu aptalca bir kazaymış gibi kaşlarını çattı.
"Libby, bunu biliyor musun bilmiyorum ama dudaklarına takıntılıyım," diye itiraf ettim. Bunun onu geri çekeceğinden emindim ama hızla gözlerini kırpıştırmaya başlayınca cesaretlendim. "Dudaklarının bir tebessümle kıvrılması kadar güzel bir şey görmedim..."
"Bu benim eski komşum Wes Bennett," dedi Liz bana doğru, sanki hiç önemli değilmişim gibi elini sallayarak. Sanki mahalle-sindeki herhangi bir çocukmuşum gibi, sanki onun omzundaki dövmenin aynısını kendi koluna yaptırmış olan kişi değilmişim gibi.
Kahretsin. Yoksa dövmeyi sildirmiş miydi?
Yapmazdı, değil mi? Yani bu tip şeyler pahalıydı, değil mi?
Yani her şeyden önce buna odaklanmam çok saçmaydı ama eğer o dövme artık orada değilse kahrolası kalbim çok kırılırdı.
"Çocukluk arkadaşıydık," diye açıkladı, ağzı bana gülümseyip, gözleri tam tersini yaparken.
Başımı yana eğdim. "Öyle miydik?"