Kurgusu o kadar güçlüydü ki, sadece bir hikâye değil; adeta bir varoluş yolculuğuna tanıklık ettim. Yaşama tutunmanın, pişmanlıklarla hesaplaşmanın ve seçimlerimizin sonsuzluğunda kaybolmanın bu kadar şiirsel ve içe dokunan bir şekilde anlatılması beni derinden etkiledi.
Kitabı kütüphaneden ödünç almıştım ama sayfalarını her çevirdiğimde, bu kitabın sadece zihnime değil, kitaplığıma da ait olması gerektiğini fark ettim. Yazarın kalemiyle ilk kez tanıştım ve bu tanışma geç değil, tam zamanında olmuş gibi hissettirdi. Artık Matt Haig’in diğer kitaplarını da okumak istiyorum. Çünkü onun kalemi, insanın iç dünyasına zarifçe dokunan nadir yazarlardan biri.
Ama hiçbir hayatta sonsuza kadar saf bir mutluluk içinde olamayız. Öyle bir hayat olabileceğini düşünmek ancak yaşadığımız hayattaki mutsuzluğumuz büyütmeye yarar.
Geçenlerde biri bana esas sorunumun sahne korkusu olmadığını söyledi. Esas sorunum hayattan korkmakmış. Ve biliyor musunuz? Gayet haklıydı. Çünkü hayat korkulacak bir şey; korkutucu olmasının bir nedeni var ve o neden de şu: Hangi dalın gittiği yolu seçersek seçelim yine o çürümüş ağacız. Ben hayatta çok şey olmak istedim. İstemediğim şey yoktu. Ama hayatınız çürümüşse, siz ne yaparsanız yapın, yine çürümüş kalacak. Rutubet her şeyi baştan sona çürütür.