Lübnanlı şair Halil Cibran vermenin almaktan daha önemli olduğunu söylemişti. Bunlar bilgece sözlerdi, ama eninde sonunda “insan”dım ben de; zaaflarım, kararsızlıklarım, hem huzur içinde yaşamak, hem duygularımın kölesi olmak, hem de aşkımın karşılık görüp görmediğini bile bilmeden kendimi sorgusuz sualsiz teslim etmek isteyişimle “insan”dım. Tek yapması gereken, onu sevmeme izin vermekti; Aya Sofya’nın beni haklı bulacağından emindim. Athena hayatıma gireli neredeyse iki yıl olmuştu, bu yolculukta beni yanına almadan hayatımın öbür ucundan çıkıp ufukta kaybolmasından korkuyordum.
…Hayat bana bambaşka bir şey öğretmişti. Güçler gizli değildi ve gizler çok önce açıklanmıştı. Yeterince çalı çırpı topladığını görünce durmasını söyledim.
Ben de daha büyük birkaç dal bulup ateşin üstüne attım. Hayatta da böyleydi. Daha dayanıklı dalların tutuşması için önce ateşin yanması gerekir. Gücümüzü gösterebilmemiz için de zayıflığımızın kendini gösterebilmesi gerekir.
İçimizde taşıdığımız güçleri ve daha önce açıklanmış olan gizleri anlayabilmemiz için önce yüzeyin -beklentiler, korkular, görünüşler- yanıp yok olması gerekiyordu.
“Ben biliyorum nedenini. Yukarıda, bulutların ardında gizli, bilgeliği tartışılmaz biri bize hükmediyor, buyruklar yağdırıyor. Biz aşağıdakilerinin ise büyülü bir gerçekle somut bir bağıntısı var, kendi yolumuzu seçme özgürlüğüne sahibiz.”