“Böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu.
Dünyanın bütün kızılderilileri yenilir, Spartaküs kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı.
O ağladıkça ben de ağlardım.
Nedenini bilmez ağlardım.
Ağladıkça Sadri’ye kıl kapar gıcık olurdum.
Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri’nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine...”
Film kısmı biraz kitaptan farklı olsada esasında hikayenin özüne dönecek olursak,
''İlhami Algör'' bir başyapıta imza atmış diyebilirim.
Okurken kendimi fazlasıyla hayatı sorgulamakta bulsamda hikayenin akışına dönmem hiçte zor olmadı.
Bütünleyici,akıcı ve bir o kadar güzel bir anlatım diliyle sayfaların arasında kaybolarak buldum kendimi.
Defalarca okuduğum,her okuduğumda aldığım mesajların farklılığı nedeniyle kitaplığımda baş köşede tutuyorum kendilerini :)
Bu eserin bence bizim edebiyatımızda apayrı bir yeri ve köşesi var.
Öncelikle doksanlı yıllara özgü bir reklam çalışmasına ön ayak olmuştur zannımca (kitabın ilk cümlesi ve iletişim yayınları sayesinde 94 yılında 300.000 civarı satılmış ) aslında ben o zamanları yani 94'ü yaşamadım ama öyle hissediyorum, ya da öyle olduğunu varsayıyorum.
Bu hep benim açımdan ilgi çekici olmuştur örneğin, çünkü kıymetli bir kitabın özellikle genç çevrelerde değer görmesi,üniversite kantinlerinde elden ele dolaşması, tezgahlarda satılması güzide bir heyecandır hem okur için hem de yazar için.
Gözümden kaçmadıysa ve yanlış saymadıysam, içinde 125 kez "yeni" kelimesi geçmektedir.