Elime telefonumu aldım ve uzun zamandır yaptığım yazma işlemini bir de burada denemek için sıvadım kollarımı. Şu sıralar en çok yazı yazıyorum okuma faaliyetine bir süre ara verdim, hiç okumuyor değilim ama yazmak daha çok gündemimde. “Sanatçının Yolu” kitabıyla yazmaya başladığım sabah sayfalarının bunda etkisi bir hayli fazla. Ama işin temeline inecek olursak. Her şey çocukluğumdan başlayan bir alışkanlık diyebilirim. Kelimelerle aram iyi mi değil mi bilmiyorum ama yazmak her zaman hayatımın her döneminde benimle birlikte ilerleyen bir eylemdi. Beğenilme kaygısı olmadan,herhangi bir edebi dil amacı taşımadan yazıyordum. Ki bu durum hala aynı. Amacım her zaman içimdekileri dışa aktarmaktı. Sohbet etmeyi seven biri olmakla beraber, bazen yetersiz hissediyorum kendimi konuşmaların içerisinde, ağzımdan çıkan kelimeyi tutamıyorum çünki. Ama yazmak öyle değil işte, baktın yanlış mı oldu geri al geri sil tekrar yaz. Baktın mantık hatası mı oldu düzeltebilirsin gibi gibi. Sonra baktım ki aslında bunun bir sebebi var:
“Mükemmelliyetçi zihniyet yapısı”
Herkes her şeyi mükemmel yapıyormuşta bir ben mükemmel değilmişim gibi her zaman oklarım kendime gidiyordu. Her zaman her yerde kendimi tartıyordum. Bana kim dediyse ya da bu zihniyete hangi yolla itildiysem, kendime hata yapma lüksünü asla layık görmüyordum. İşin ilginç yanı bunun böyle olduğunu da kabul etmiyordum. Çünki başkalarına son derece hoşgörülü olan birisi nasıl olur da kendine bu denli gaddar olabilirdi ki…
Sonra belli süreçler geçirdim. Hayatımın belki en kötü dönemleriydi. Kendime sapladığım oklar ilk defa bu denli suçlayıcı ve can yakıcıydı. İnsan kendisi ile cebelleşir durur mu? İşte ben kendimle cebelleşiyordum, içimdeki o mükemmel olma arzusu yüzünden kendime yüklediğim ağırlıklar iç sistemimde çöktü. Sonrası