Toplumdan dışlanmış gençlerden oluşan çetelerin şiddet ve suç dolu hayatlarını anlatan bu distopik romanın merkezinde Alex adında bir genç var. Alex’in işlediği korkunç suçlardan sonra devlet tarafından "düzeltilmesi" için uygulanan deneysel bir tedaviyle karşı karşıya kalıyoruz: Ludovico Tekniği.
Bu yöntemle Alex'in iradesi elinden alınıyor. Kötülük yapamayacak hale geliyor ama bu onu iyi biri yapıyor mu, yoksa sadece çaresiz biri mi? Burgess’in bize dayattığı sorular basit değil ve cevabı da kolay verilmiyor.
Bu kitapta sadece bireysel bir suçluyu değil, toplumun nasıl suç ürettiğini görüyoruz. Özellikle bizim coğrafyamızda, suça itilmiş çocukların yaşadığı dram, Otomatik Portakal’da Alex karakteriyle birebir örtüşüyor. Kimi zaman şiddet dolu mahalleler, kimi zaman ideolojik örgütler, kimi zaman da boşlukta bırakılmış aile yapıları çocukları karanlığa çekiyor.
Sonuç olarak suça karışan çocukları sadece "suçlu" ilan etmek yetmiyor. Onların ardındaki karanlık, toplumsal ve politik yapılarla hesaplaşmadan çözüm mümkün değil.
Başta Alex’in yaptıkları öfke uyandırsa da, kitap ilerledikçe onun da bir kurban olduğunu fark ediyoruz. Yetişkinlerin, sistemin ve toplumun kurbanı.
Bu farkındalık, bizim toplumumuzdaki benzer olaylara bakış açımızı da değiştiriyor. Bugün, 15 yaşında bir çocuğun akran cinayeti gibi trajik olaylar yaşandığında, o çocuğa sadece “katil” demek kolay olur. Ama onu oraya sürükleyen büyükler, örgütler, ihmal edilmişlik ve cehalet görülmüyor.
Ve tıpkı kitapta olduğu gibi, suç sadece o çocuğa yükleniyor. Sistem temiz kalıyor.
Otomatik Portakal, bireyin özgürlüğünü, toplumun yozlaşmasını ve suça sürüklenen gençliğin dramını tartışmaya açıyor.
Kısa ama çarpıcı bu roman, sadece distopik bir hikâye değil; bizim gerçeklerimize dokunan, çok katmanlı