Belki de seni yeterince tanıyamadığım için suçlu bendim. Kendini tam olarak göstermemeni kabullendim, zekana ve üstünden başından akan o tuhaf, acı kibre saygı duydum, senin sadece tahammül edildiğin yerde benim insanlarla kolayca ve keyifle yakınlaşabilme, popülerlik kazanma becerisine sahip olmamı dünya gibi senin de bağışlayacağına inanmak istedim; dünyayla senli benli olmamı hoş göreceğini umdum. Buna sevineceğini düşündüm. Dostluğumuz, eski efsanelerdeki erkek dostluklarına benziyordu. Ve ben hayatın güneşli tarafında yürürken, sen kasten gölgede kaldın.
İnsan ya yücelerek kaçar, ya da sürünerek... ya dipleri arar bulur, ya da uçlara doğru koşar. En büyük kötülükleri işleyenler de, en harika iyiliklere imza atanlar da bunu "kaçmak" için yaparlar. Dünyadan kaçmak için. Yücelerek ya da alçalarak kaçılır dünyadan. Dibe veya uca. Tercih senindir. Tercih benimdir.
Kainatta öleceğini bilen tek varlıktır insan. Oysa kainatın bilen bir varlığa ihtiyacı var mıdır diye sorar filozoflar. Balık bilmeden yüzer, arı bilmeden bal yapar, çiçek bilmeden açar, su bilmeden akar. Bu bilmeyiş sayesinde hayat sekteye uğramaz. Çarklar aşınmaz. Ama insan bilir. Bu bilmek yüzünden ortalığı tozu dumana katar. Bu yüzden kavga eder, bu yüzden sever, bu yüzden evlenir, bu yüzden bunalır, bazen de bu yüzden ferahlar... İnsan bilir. Bildiğini bilir. Ve bunu sorgularsa bilmenin fayda vermediği bu kainata ait olmadığını anlar. Burayı yurt edinmez böylece. Üç kuruş fazla kazanmak için insanların hayatını tehlikeye atmaz. Başka hayatları sömürmez, savaş çıkarmaz, hukuku üstün tutar.