McCandless ve Ruess seçimlerini doğadan
yana yapmışlardır. Beklentileri onlarınkinden çok
farklı insanlarla görüşmek zorunda kaldıkları ortamlardan
kaçarlar. Dolayısıyla toplumdan soyutlanmış
denemez onlara, ama yalnız hissederler
kendilerini. Etraflarındaki hiç kimse onlara benzemez
çünkü. "Sıkı sıkıya toplumsal" bir yalnızlıktan
mustariptirler. Bu yalnızlık, "birey, ihtiyaç duyduğunu
hissettiği türden kişilerle karşılaşmasına olanak
tanımayan bir yer ya da konumda bulunduğu
zaman ortaya çıkar."
Uzun yolda iki tür yolcuya rastlanır. Önce toplumdan
kaçanlar. İşsizlikten, şiddetten, üzüntüden
kaçmak için pılını pırtını toplayanlar. Bu kişiler geleceksiz
bir durumu unutmak için dünyayı arşınlar.
Bulundukları yerde evlerinde hissetmedikleri
için kaçıp giderler. Kaçmakla zorlukların üstesinden
gelinemeyeceğini bilirler. Başka yerlerde başka
başka sorunlar vardır. Kimi zaman aynı sorunlardır
hatta. Bunları atlatacaklarını sandıkları için
ıstırapları daha da keskinleşir. Her şeyin değişeceğini,
daha iyi günler göreceklerini umut ederler.
Bir de diğer yolcular vardır. Daha maceraperest
bir ruha sahiptirler. Bıkıp usanmak nedir
bilmezler. Yola çıktıkları noktaya dönmek gibi bir
niyet gütmezler. Yolculukları çok uzun sürer. Bir
şeyden kaçtıkları yoktur, uzak diyarların çağrısına,
yeni dostlukların çekimine kapılmış, bereketli doğanın
esiri olmuşlardır. Her şeyi öğrenmek isterler,
ve hiçbir şey bilinmesin. Kendileriyle çelişirler çünkü
doymak bilmezler. Bunu anlamak için büyük bir seyyah olmaya gerek yoktur.