-Peki, neden yazıyorsun öyleyse?
-Evet dostum, bunu güven içinde söylüyorum: Şimdiye dek düşüncelerimden kurtulmanın başka bir yolunu bulamadım.
-Peki neden kurtulmak istiyorsun onlardan?
-Neden mi istiyorum? İstiyor muyum? İstemeliyim.
Ellerinde yeni doğmuş bir çocukla, bir adam kutsal adama yaklaştı: "Ne yapmalıyım, bu çocukla?" diye sordu; "zavallı, biçimsiz, çirkin, ölmek için yeterince yaşamışlığı yok." "Öldür gitsin" diye bağırdı kutsal adam, korkunç bir sesle; "Öldür ve kollarında üç gün üç gece tut, kendine bir anı yaratmak için: – Böylece, bir daha zamanı gelmedikçe çocuk yapmayacaksın" – Adam bunları duyunca, düş kırıklığıyla yürüdü gitti; çoğu insan kutsal adamı, bir zulmü, bu çocuğun ölmesini önerdiği için ayıpladı; "Yaşamasına izin vermek daha zalimce olmaz mı?" dedi, kutsal adam.
Soylu kadınların eğitiminde tümüyle şaşırtıcı, akıl sır ermez bir şey var, evet belki de bundan daha paradoksal olanı da yoktur: Tüm dünya ağız birliği etmişçesine onların erotik konularda olabildiğince bilgisiz kalacak biçimde yetiştirilmesi gereği üzerinde birleşirler; bu konular karşısında derin bir utanç yerleştirilmelidir ki ruhlarına, en ufak bir imada son derecede sabırsız davranıp kaçabilsinler oradan. Dişilerin tüm "onur"u, temelinde bu noktada ortaya çıkar.
Kendileriyle ne yapacaklarını bilmiyorlar, - bu yüzden başkasının mutsuzluğunun resmini yapıyorlar duvara: Her zaman başkalarına muhtaçlar! -Bağışlayın, dostlarım, duvara kendi mutluluğumun resmini yapacak kadar cesaretim var. (Almanların “şeytanı duvara resmetmeyin” sözünün tersi. Böyle yaparsam şeytanı harekete geçirmiş oluruz.)