Romanın dili son derece sade ve yalın; cümleler süssüz, doğrudan ve gündelik bir akışla kuruluyor. Bu sadelik anlatının etkisini azaltmıyor, tam tersine daha da keskinleştiriyor ve okuru herhangi bir filtreye sığınmadan doğrudan ağır bir yaşamın içine çekiyor. Kitap sayfa olarak kısa olmasına rağmen bitirdikten sonra insanın “ben ne okudum?” diye durup düşündüğü yoğun bir etki bırakıyor; az sayfalı bu metin, ağır ve katmanlı bir hikâye sunduğu için beklenenden çok daha uzun süre akılda kalıyor.
Firdevs’in hayatında dikkatimi en çok çeken şey, karşısına çıkan insanların sürekli bir “değişim ihtimali” gibi görünmesiydi. Her yeni karakter, sanki onun hayatını başka bir yöne taşıyacakmış gibi başlıyordu. Ben de her biriyle karşılaştığında “umarım bu sefer iyi olur” diye düşündüm. Ama zaman geçtikçe gördüm ki bu insanlar farklı isimler taşısa da aynı döngünün tekrar eden parçaları gibiydi. Böylece her yeni umut, biraz sonra yerini aynı hayal kırıklığına bıraktı. Bu tekrar hissi, Firdevs’in hayatını açmak yerine daha da daralttı.
Bu döngünün içinde Firdevs’i ayakta tutan şey ise özgür olma isteğinin hiç kaybolmamasıydı. Sürekli çabalayan, her düştüğünde yeniden kalkmayı deneyen bir yönü vardı. Başarısız olsa bile geri çekilmeyen, tekrar tekrar denemekten vazgeçmeyen bir tarafı… Bu inat, zaman zaman onu ileri taşıyor gibi görünse de çoğu zaman aynı noktaya geri getiriyordu.
Ama yine de metnin en güçlü taraflarından biri, bu çabanın hiçbir zaman tamamen sönmemesi. Firdevs’in iyiliği, arkadaşlığı ve güveni bulma inancının karşılık bulmaması üzücüydü. Okurken gerçek olmamasını istediğim ama bir o kadar da acı bir şekilde gerçekçi bulduğum bir kitaptı.