Her şeyden, bu arada zamandan da sıvnldığımda bir tane ülkem, asli bir tane evim var. Orada olmakla emniyet hissini içime çektiğim bir ver. Orada olmazsam hiçbir yerde olacağım, sadece orada olmanın varlığımı ışıklandırmaya yeteceği bir yer. Bu yer, benim 0'na duyduğum inanç. O'nun varlığına duyduğum, beni işitiyor, görüyor ve bana cevap veriyor oluşuna duyduğum inanç. Ezeli ve ebedi olana, sönmeyecek ve batmayacak olana, yerin ve göğün sahibine, kudretiyle her gün bizi şaşkına çevirene, her gün gözümüzün önünde sayısız mucize gerçekleştirene, şifanın asıl sahibine duyduğum inanç. Övgü yalnızca O'nadır.
Ömür dediğimiz yolculuğu bir ağacın filizlenip yaprağa duruşundan, sonra sonbaharla birlikte yapraklarının kızarıp bozarmasından, o yaprakların kuruyarak toprağa değişinden, onun gövdesinde çürüyüp gidişinden daha iyi ne anlatabilir?
İnsan mutsuzluğunun tırmandığı bir çağda, sufi irfanını işitmemiz gerek. Ruhun bilgeliğine ulaşmak için bilgeliğin ruhuna nüfuz etmeliyiz. Yola çıkmak, ruhun sızısına şifa aramaktır. Hayat, bir bakıma şifa bulma arzusudur. İnsanın o ilksel ayrılığından iyileşme ve Cânân'la buluşma arzusu. Şifa sahibini arayış...
"Yoktuk, bizi var ettin ve şimdi yine bedenlerimiz yokluk âlemine gidiyor. Ama gel gör ki, bu arada sana âşık olduk. O nakşı işleyen kalemin sahibine âşık olduk," diyen bir aşk uygarlığı...