Şöyle bir gece düşün. Dışarıdaki hava, buz gibi. Öyle bir soğuk ki, pencereye vurduğunda camı çatlatacak sanırsın. Kışın en keskin, en dondurucu sessizliği çökmüş. Odanın sıcaklığına sığınmışsın ama o dışarıdaki keskin soğuk, sanki iliklerine kadar işleyen bir keskinlik ve berraklık getiriyor.
Uzun bir aradan sonra döndüğün bu huzurda, o dondurucu hava, sana bir şeyi hatırlatıyor: Büyüme, konforlu sıcaklıkta değil, keskin soğukta gerçekleşir. Zihnin, bu dış dünyadaki ayaza karşı içerideki kendi sıcaklığını bulmaya çalışıyor.
Kalkıyorsun, mutfağa gidip bir bardak su alıyorsun. Musluktan akan su bile, avuçlarında sanki kristal bir buz gibi duruyor. Suyu içerken, boğazından aşağı inen o soğuk akış, dışarıdaki ayazla içerideki yaşama arzusunu birleştiriyor.
Bir yudum alıyorsun. O an, anlıyorsun ki, en büyük güç, dışarıdaki soğuğa direnip, içerideki alevi söndürmemektir. Bu soğuk, seni daha keskin, daha odaklanmış yapıyor.
Şimdi bir yudum su al ve düşün. Bu su, sadece bir içecek mi? Yoksa sana, hayatın en dondurucu anlarında bile içindeki sıcaklığı koruma ve berraklığı yakalama cesaretini veren, kışın en dürüst yudumu mu?
Kim bilir... Belki de en parlak düşünceler, dış dünyanın buz gibi keskinliğinde, sığınağında yalnız kaldığın o anlarda belirir. Ya da belki de sadece bir bardak su, hepsi bu.
Kim bilir...